Sayfa 1 Toplam 10 Sayfadan 12 ... Sonuncu
Toplam 98 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Yargıtay (Ceza) İçtihatları

  1. #1
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart Yargıtay (Ceza) İçtihatları

    Yargıtay (Ceza) İçtihatları
    Daire:CGK
    Tarih:2005
    Esas No:2005/110
    Karar No:2005/159
    İlgili Maddeler:TCK 257
    İlgili Kavramlar:GÖREVİ İHMAL


    Ö Z E T : 5237 sayılı Yasanın 257. maddesinin birinci fıkrasında görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olması ya da kişilere haksız kazanç sağlaması ile oluşur. 765 sayılı Yasanın 230. maddesindeki suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken; 5237 sayılı Yasanın 257. maddesindeki suçun oluşabilmesi için norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle, “kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması” gerekmektedir. 765 sayılı Yasanın 230. maddesinde tehlike suçu olarak düzenlenen bu suç, 5237 sayılı Yasada zarar suçu haline getirilmiş bulunmaktadır.

    Sanığın görevini ihmal suçundan 765 sayılı TCY nin 230/1, 80, 59/2, 647 sayılı Yasanın 4, 5 ve 6. maddeleri uyarınca sonuçta 1.116 lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, bu cezanın altı eşit taksitle alınmasına ve ertelenmesine ilişkin Yargıtay 4. Ceza Dairesince 30.06.2005 gün ve 38-30 sayı ile verilen kararın sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığının “onama” istekli 12.09.2005 günlü tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilen dosya Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
    CEZA GENEL KURULU KARARI
    …………………..
    Yalova Ağır Ceza Mahkemesince 15.06.2004 gün ve 84 – 112 sayı ile “Bursa Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan M.Ş.ǒin uhdesinde bulunan 116 adet hazırlık evrakını 5 ila 18 aya varan sürelerle işlemsiz bıraktığı, 06.10.2003 tarih itibarıyla 955 adet derdest hazırlık evrakının bulunduğu, belirtilen sürelerle işlemsiz bırakılan 116 adet hazırlık evrakının bir bölümünde dava zamanaşımı süresinin de dolduğu, sanığın böylece müsnet görevi ihmal suçunu işlediği” iddiasıyla TCY. nın 230 ve 80 maddeleri uyarınca cezalandırılması için hakkında son soruşturmanın Yargıtay 4. Ceza Dairesinde açılmasına karar verilmiştir.
    …………………..
    Sanığın 116 adet soruşturma evrakını 5 ila 18 ay arasında işlemsiz kalmasına neden olduğu sabittir. C. Savcısı olarak iş bölümü gereği kendisine düşen soruşturma evrakının akibetini takip etmek, gereğini yapmak, olanaklı olan en kısa sürede sonuçlandırmak ve bu işlemler sırasında kalem personelini denetlemekle görevli ve yükümlüdür. Ancak sanık görevini yasaların ve yönetmeliklerin öngördüğü şekilde yapmamış, kalem personelini denetlememiş, soruşturma evrakının akibetini takip etmemiş ve 116 adet soruşturma evrakının işlemsiz kalmasına neden olmuştur. Her ne kadar sanık savunmalarında iş yoğunluğu nedeniyle bu durumun meydana geldiğini, kalem personelinin yeterli olmadığını, kastının olmadığını belirtmiş ise de, bir çok soruşturma evrakının bir yılı aşan sürede işlemsiz bırakılmasını kendisi de açıklayamamıştır. Soruşturma evrakının bir yılı aşan sürede işlemsiz kalması karşısında, iş yoğunluğu mazeretine dayalı savunma, makul ve hayatın olağan akışına uygun değildir. Nitekim sanık C. Savcısına, diğer C. Savcılarına verilen miktardan fazla bir iş verilmemiş olup diğer C. Savcılarının işlerinde bir aksamanın olmaması da savunmanın aksini kanıtlamaktadır. Bu nedenle savunmaya itibar edilmesi olanaksızdır. Sanık, görevini gereği gibi yapmamakla yasaya aykırı davranmıştır.
    Ancak yasaya aykırı bu davranışın cezai sorumluluğu gerektirip gerektirmediği öncelikle suç tarihide yürürlükte bulunan 765 sayılı Yasa hükümleri, bu yasaya göre suçun sabit olduğunun saptanması halinde ise 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren ve Anayasanın 38. maddesinin yansımasını oluşturan 5237 sayılı Yasanın 7/1 maddesindeki “işlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz.” Yine aynı maddenin ikinci fıkrasındaki, “suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehinde olan kanun uygulanır ve infaz olunur.” Hükümleri ve Anayasanın 90. maddesi uyarınca bir iç hukuk normu haline gelen AİHS nin 7. maddeleri ışığında değerlendirilmesinde yasal zorunluluk bulunmaktadır.
    765 sayılı Yasanın 240. maddesinde düzenlenen görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu, sanığın ceza uygulamasında memur sayılan kimsenin kasten ya da yazılı hallerden başka her ne suretle olursa olsun, görevini yasanın gösterdiği usul ve esaslardan başka surette yapması veya yasanın koyduğu usul ve şekle uymadan yapması ile oluşur, aynı Yasanın 230. maddesinde düzenlenen görevi ihmal suçu ise aynı Yasanın 279. maddesi uyarınca memur sıfatına haiz olan kimsenin görevini yapmaması ya da gecikerek yapması ile oluşur. Görüldüğü gibi her iki maddedeki suç da, memurun yasa veya diğer hukuk normları ile kendisine tanına yetkileri normların gösterdiği yönetme ve usullere aykırı olarak kullanması ile oluşmakta olup, bu iki suçu birbirinden ayıran ölçüt görevi kötüye kullanma suçunda etkin (aktif) görevi ihmal suçunda ise etkin olmayan (pasif) bir davranışın söz konusu olmasıdır.
    Somut olayda sanık C. Savcısının etkin olmayan davranışları ile görevini gereği gibi yapmadığı saptandığından, eylemi 765 sayılı Yasanın 230. maddesi kapsamında değerlendirilmelidir.
    Sanığın yukarıda anılan normlar ışığında 5237 sayılı Yasa hükümleri karşısında hukuki durumunun değerlendirilmesine gelince, 5252 sayılı Yasanın 9/3 maddesinde “Lehe olan hüküm önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbirleri ile karşılaştırılması suretiyle belirlenir.” hükmü yer aldığından öncelikle 765 sayılı Yasaya göre sabit kabul edilen eylemin 5237 sayılı Yasaya göre suç oluşturup oluşturmadığının belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır.
    5237 sayılı TCY nin “İkinci Kitap”, “Dördüncü Kısım”, “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı “Birinci Bölüm” ünde 257. maddesinde düzenlenen “Görevi Kötüye Kullanma” suçu, 765 sayılı Yasanın 240. maddesinde yer alan “Görevde Yetkiyi Kötüye Kullanma”, 230. maddesindeki “Görevi İhmal”, 228. maddesinde düzenlenen “Görevde Keyfi davranış” ve 212/1. maddesindeki Basit Rüşvet Alma Suçlarının karşılığını oluşturmaktadır.
    5237 sayılı Yasanın 257. maddesinin birinci fıkrasında görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olması ya da kişilere haksız kazanç sağlaması ile oluşur. Görüldüğü gibi 765 sayılı Yasanın 230. maddesindeki suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken; 5237 sayılı Yasanın 257. maddesindeki suçun oluşabilmesi için norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle, “kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması” gerekmekte, başka bir anlatımla 765 sayılı Yasanın 230. maddesinde tehlike suçu olarak düzenlenen bu suç, 5237 sayılı Yasada zarar suçu haline getirilmiş bulunmaktadır. Nitekim bu husus madde gerekçesinde; ““Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunun oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetini sonuçlamış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden ol¬ması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir.” Şeklinde vurgulanmış, öğretide de bu husus Artuk – Gökçen – Yenidünya tarafından “TCY nin 257. maddesindeki suçun oluşması, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesinden, kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanmasına bağlıdır. Bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışlar suç kapsamında değerlendirilemez. (Artuk-Gökçen-Yenidünya; Ceza Hukuku Özel Hükümler, 6. Baskı, s.685) şeklinde açıklanmıştır.
    Norma aykırı davranışın maddede belirtilen suçları doğurup doğurmadığının saptanması için öncelikle anılan kavramların açıklanması ve somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir.
    Mağduriyet kavramı, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade eder. İşbölümü gereği sanık C. Savcısına düşen soruşturma evrakından 116 adedinde haklarında işlem yapılan şüphelilerin makul bir sürede bir karar verilmemesi nedeniyle mağdur oldukları açık olduğu gibi aynı olaylarda taraf olan suç mağdurları da bu durumdan mağdur olmuşlardır.
    Kişilere haksız sağladığı konusunda bir belirleme ve iddia bulunmadığından, olayda bu öğenin gerçekleşmediği anlaşılmaktadır.
    Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde “ekonomik bir zarar olduğu” vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak yasal düzenleme içeren, 5018 sayılı “Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Yasasının” 71. maddesinde ise; mevzuata aykırı karar, işlem, eylem veya ihmal sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her somut olayda hakim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme, uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp, miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması halinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir varsayımla da hareket edilmemelidir.
    Somut olayda; sanığın eylemi ile doğrudan bağlantılı olarak nesnel ölçülere uygun bir şekilde saptanmış herhangi bir ekonomik zarar saptanmadığına göre, anılan eylemde kamunun zarara uğratıldığından da söz edilmesine olanak bulunmamaktadır.
    Sanığa yüklenen eylemde 5237 sayılı Yasanın 257. maddesinde yer alan “kişilerin mağduriyeti” öğesi gerçekleştiğinden, Özel Dairece, sanığın görevi ihmal suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi isabetlidir.
    Bu itibarla sanığın tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun bulunan Özel Daire hükmünün onanmasına karar verilmiştir.


  2. #2
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    Silahla Yaralama
    Daire:CGK
    Tarih:2005
    Esas No:2004/9-213
    Karar No:2005/3
    İlgili Maddeler:765s.kanun 45,456,459,460


    Kasıttan Söz Edilebilmesi İçin Hareketten Doğacak Sonucun Düşünülmüş ve Öngörülmüş Olması Yeterli Olmayıp Ayrıca Sonucun da İstenmiş Olması Gerekir

    ÖZET Uyuşmazlık, silahla yaralama eyleminin taksirle mi yoksa kasten mi gerçekleştirildiği, buna bağlı olarak suçun takibinin şikayete bağlı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Kan kardeş olmak amacıyla sanık, mağdurun isteği üzerine bıçakla kan çıkacak şekilde bileğine çizik atmak isterken aldığı alkolün de etkisiyle biraz derinden keserek yaralanmasına sebep olmuştur. Kasıttan söz edebilmek için hareketten doğacak sonucun düşünülmüş ve öngörülmüş olması yeterli değildir. Ayrıca sonucun da istenilmesi gerekir. Taksirde ise, neticenin öngörülebilir olması gerekli ve yeterlidir. Somut olayda sanığın eylemi, özensiz davranış biçimde beliren taksire dayalıdır.
    765 sayılı TÜRK CEZA KANUNU madde 45
    765 sayılı TÜRK CEZA KANUNU madde 456
    765 sayılı TÜRK CEZA KANUNU madde 459
    765 sayılı TÜRK CEZA KANUNU madde 460

    Sanık Ö’nün tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu yaralamaya neden olmak suçundan beraatine ilişkin Besni Asliye Ceza Mahkemesi’nden verilen 01.04.2003 gün ve 76-72 sayılı hüküm üst C.Savcısı tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 9.Ceza Dairesi’nce 26.10.2004 gün ve 5186-5830 sayı ile;
    “Mağdurun raporuna ve şikayetçi olmamasına göre sanık hakkındaki kamu davasının TCK’nun 460. maddesi gereğince ortadan kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm tesisi” isabetsizliğinden bozulmuş ve CYUY’nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak sanık hakkındaki kamu davasının TCK’nun 460. maddesi gereğince ortadan kaldırılmasına karar verilmiştir.
    Yargıtay C.Başsavcılığı ise 30.11.2004 gün ve 14023 sayı ile;
    “Yüksek daire ile C.Başsavcılığımız arasındaki uyuşmazlık eylemin kasten mi yoksa taksirle mi işlendiğinin belirlenmesine ilişkindir. Çözüm için öncelikle kastın ve taksirin açıklanması gerekmektedir.
    Türk Ceza Yasası’nda kast tanımlanmamış, ancak 45. maddesinin 1. fıkrasında; “Cürümde kastın bulunmaması cezayı kaldırır. Failin bir şeyi yapmasının veya yapmamasının neticesi olan bir fiilden dolayı kanunun o fiile ceza tertip ettiği ahval müstesnadır” demek suretiyle failin eyleminin oluşturduğu sonuçtan sorumlu tutulması için kastın bulunmasının zorunlu olduğu belirtilmiştir. Yasamız tarafından kabul edilen ve öğretide ağırlıklı görüş olan “bilinç ve irade teorisi”, “karma teoriye” göre ise kast; yasanın suç saydığı bir eylemi ve onu meydana getirecek hareketin sonuçlarını bilerek ve öngörerek, isteyerek işleme iradesidir. Yani kastın iki unsuru vardır, bunlar bilme (öngörme) ve isteme unsurlarıdır (Dönmezer-Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, c. 2 ve 209 vd.; Öztürk, Uygulamalı Ceza Hukuku ve Emniyet Tedbirleri Hukuku, s. 251 vd. İçel, Suç Teorisi, s. 229 vd.).
    Taksir ise; bir kimsenin iradi bir hareketi sonucu öngörülmesi mümkün ve zorunlu olan, fail tarafından istenmeyen sonucun gerçekleşmesidir. Taksirin unsurları; fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması, hareketin iradi olması, sonucun öngörülebilmesi, sonucun istenmemesi, eylemle sonuç arasında uygun nedensellik bağının bulunmasıdır. TCK’nun 45. maddesinin 1. fıkra 2. cümlesine göre taksirle işlenen fiiller ancak kanunda açıkça gösterilen hallerde cezalandırılabilir. İradi fiil ise icabi (yapmak) veya ihmali (yapmamak) olarak işlenebilir. TCK taksirle adam öldürme ve müessir fiili düzenleyen 455. ve 459. maddelerinde taksirde, tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslek ve sanatta acemilik, nizama, emirlere ve talimata riayetsizlik olarak dört ayrı kusurluluk hali kabul etmiştir. Neticenin öngörülebilmesi, taksiri kaza ve tesadüften ayırır. Öngörülebilir neticenin istenmemesi ise taksiri kasttan ayıran unsurdur. Kastta sonuç istendiği halde taksirde sonuç istenmemektedir. Dönmezer-Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, c. 2, s. 256; Öztürk, Uygulamalı ve Ceza Hukuku ve Emniyet Tedbirleri Hukuku, s. 259 vd.).
    Öte yandan müessir fiil suçları genel kasıtla işlenen suçlardandır. Başka bir deyişle suçun oluşması için özel kast aranmamaktadır. TCK’nn 456. maddesi genel kastı olumsuz bir ifadeyle “katil kastıyla olmaksızın” diyerek açıklamıştır. Müessir fiilde sanığın amacı ya da saiki suçun vasfını değiştirebilir. Alacağını almak amacıyla borçlusunu yaralayan sanığın eyleminin ihkak-ı hak suçunu oluşturması gibi (Erem, Türk Ceza Hukuk Özel Hükümler, c. IV, s. 416).
    Ayrıca mağdurun rızası suçu ortadan kaldırmaz. Yasa müessir fiil suçunda hukuka uygunluk sebebi olarak mağdurun rızasını kabul etmemiştir. Beden bütünlüğü ile ilgili haklar üzerinde kişinin sınırsız tasarruf yetkisi yoktur. Beden bütünlüğüne zarar veren, kişinin toplumsal görevlerini yerine getirmesini engelleyecek eyleme ilişkin rıza, geçerli olamaz. Öğretide çoğunlukla mağdurun rızası takibi şikayete bağlı müessir fiil eylemlerinde geçerli kabul edildiği halde, re’sen kovuşturulan müessir fiil eylemlerinde geçerli kabul edilmemektedir. Bu suçta mağdurun rızasını kabul etmek bizi sonuçta ötenaziyi kabul etmeye kadar götürebilecektir ki Türk Hukukunda ötenazi, kasten adam öldürme şeklinde cezalandırılmaktadır (Erem, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, c. IV s. 416; İçel, Suç Teorisi, s. 188, Dönmezer-Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku c. 2, s. 78, Önder, Ceza Hukuk Dersleri, s. 260).
    İstisnai iki halde vücut bütünlüğüne karşı yapılan müdahaleler hukuka uygunluk sebepleri arasında kabul edilmiştir. Bunlar spor karşılaşmaları ve tıbbi müdahalelerdir. Spor oyunları sırasında oyun kuralları içerisinde rakibe karşı müessir fiilde bulunulması durumunda hukuka uygunluk sebebi mevcuttur. Çünkü bizzat Devlet veya uluslararası kuruluşlar bu faaliyetleri organize etmekte, izin vermektedir. Tıbbi müdahaleler konusunda ise 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrası Hakkında Kanun ve 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanunlarda özel düzenlemeler mevcuttur (Dönmezer-Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, c. 2, s. 44 vd.). Örf ve adet ise Ceza Hukukunun kaynağını oluşturmaz ve örf adet bir mazeret sebebi olarak kabul edilemez (Erem-Danışman-Artuk, Ceza Hukuk Genel Hükümler, s. 556). Kaldı ki kan kardeşliği bir örf ve adet değildir. Sadece bazı kimselerin hangi amaçla yaptıkları belirlenemeyen sınırlı sayıdaki eylemleridir.
    Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; mağdur, kan kardeşi olmak amacıyla sanıktan bileğini kesmesini istemiştir. Sanığın meyve bıçağı ile mağdurun bileğini kesmesi üzerine, mağdur 5 gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaralanmıştır. Sanık bilerek ve isteyerek mağdurun bileğini bıçakla kesmiştir. Esasen kan kardeşi olabilmek için mağdurun vücudunda yapılan bir kesi sonucu kanamanın meydana gelmesi gerekmektedir. Sanık eyleminin sonucunda bir yaralamanın meydana geleceğini öngörmekte ve bu sonucu istemektedir. Ayrıca sanık bıçakla mağdurun bileğine bir çizik atarak amacına ulaşabileceği halde, onu 5 gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaralamıştır. Rapor süresi de sanığın kastının yoğunluğunu göstermektedir. Bu nedenle sanığın eylemi taksirle yaralama değil, kasten yaralamadır. Mağdurun rızası eylemi suç olmaktan çıkarmadığına, sanığın amacı ve saiki hukuka uygunluk nedenleri arasında yer almadığına ve bir mazeret sebebi olamayacağına göre; sanık kasten müessir fiil suçundan cezalandırılmalıdır” görüşü ile itiraz yasa yoluna başvurarak özel daire kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesini istemiştir.
    Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
    Ceza Genel Kurulu Kararı
    Sanık hakkında taksirle etkili eylem suçundan açılan kamu davasının vazgeçme nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar verilen olayda özel daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, silahla yaralama eyleminin taksirle mi yoksa kasten mi gerçekleştirildiği, buna bağlı olarak da suçun takibinin şikayete bağlı olup olmadığının belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.
    İnceleme konusu olayda;
    Olay gecesi sanık ile mağdurun yanlarında arkadaşları tanık O. da olduğu halde evde sohbet edip içki içtikten sonra kan kardeş olmaya karar verdikleri, önce tanık O’nun ardından da sanık Ö’nün bıçakla bileklerini kestikleri, kendi bileğini kesemeyen mağdur M’nin bıçağı verip sanıktan bileğini kesmesini istediği, alkollü olması nedeniyle kendi bileğini de derin biçimde kesmiş bulunan sanığın yanlışlıkla mağdurun bileğini de fazlaca kesmesi ve kanı durduramamaları üzerine birlikte hastaneye gidip tedavi oldukları, aldırılan doktor raporuna göre mağdurun sağ ön kol bilek üst kısmında cilt ve cilt altını ilgilendiren 4 cm. uzunluğundaki enine kesi nedeniyle dikiş atıldığı, mevcut yaralanmanın (5) gün iş ve gücüne engel oluşturduğu anlaşılmaktadır.
    Öğretide genel kabul gördüğü ve çeşitli yargısal kararlarda da benimsenerek vurgulandığı üzere, kısaca “öngörülen ve suç oluşturan bir fiili gerçekleştirmeye yönelik irade” biçiminde tanımlanan kastın iki unsuru bulunmaktadır.
    Bunlardan ilki; düşünme ve öngörme (bilme) unsurudur. Buna göre, failin kasten hareket etmiş sayılabilmesi için, tipe uygun hareketi, önceden düşünüp öngörmüş, zihninde canlandırmış olması gerektiği gibi, sonucu da düşünmüş ve öngörmüş olmalıdır. Bu sonuç, icra suçlarında ve icra suretiyle ihmal suçlarında yasanın yasakladığı, ihmal suçlarında ise failin gerçekleştirmek istemediği, ancak yasa tarafından gerçekleştirilmesi emredilen neticedir.
    Kastın ikinci unsuru ise; irade (isteme) unsurudur. Kastın varlığı için, hareketten doğacak sonucun sadece düşünülmesi ve öngörülmesi, kısaca bilinmesi yeterli değildir. Ayrıca sonucun da istenilmesi gerekir.
    Öte yandan, yasamızda bilinçsiz taksirin de tanımı bulunmamaktadır. Ancak, TCY’nın taksirle etkili eylem suçunu düzenleyen 459. maddesinde, objektif özen yükümlülüğünün ihlali nedeniyle taksir oluşturan haller, “tedbirsizlik”, “dikkatsizlik”, “meslek ve sanatta acemilik”, “nizamat, evamir ve talimata riayetsizlik” gibi ifadelerle belirtilmiştir.
    Ayrıntıları Ceza Genel Kurulu’muzun 23.03.2004 gün ve 12-68 sayılı kararında belirtildiği üzere, taksirin unsurlarını beş’e ayırmak mümkündür: a) fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması, b) hareketin iradeliği, c) neticenin iradi olmaması, d) hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması, e) neticenin öngörülebilmesidir.
    Üzerinde önemle durulması gereken husus şudur ki; neticenin istenmemiş olması (iradi olmaması), taksirin önemli bir özelliğini oluşturmakta ve onu kasttan ayırmaktadır.
    Bilinçli taksir kavramı ise TCY’nın 45. maddesine suç tarihinden sonra 08.01.2003 tarihli ve 4758 Sayılı Yasa ile eklenen son fıkra nedeniyle hukukumuza yeni girmiş olup, anılan fıkrada, “failin öngördüğü neticeyi istememesine rağmen neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır...” hükmüne yer verilmiştir. Görüleceği üzere taksirden söz edilebilmesi için neticenin öngörülebilir olması gerekli ve yeterli iken, bilinçli taksir halinde failin somut olayda ayrıca bu neticeyi öngörmüş olması da gereklidir.
    Bu açıklamalar ışığında somut olayı değerlendirdiğimizde;
    Kan kardeş olmak amacıyla, mağdurun isteği üzerine bıçakla kan çıkacak kadar çizik atmak isterken aldığı alkolün doğurduğu kontrolsüzlükle bileğini biraz derinden kesip (5) gün iş ve gücüne engel biçimde yaralanmasına neden olan sanığın etkili eyleme ilişkin sorumluluğu özensiz davranış biçiminde beliren taksire dayalıdır.
    Bu itibarla, yaralamanın kasten gerçekleştirildiğine ilişkin Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
    Çoğunluk görüşüne katılmayan kurul başkanı ile bir kısım kurul üyeleri;
    “Kastın unsurlarından ilki; hareketin sonucunu da kapsayan (bilme) düşünme ve öngörme, diğeri ise; (isteme) iradedir. Sanığın düşünüp öngördüğü ve irade ettiği husus, mağdurun bileğinin kan çıkacak biçimde kesilmesidir. Bu eylem sonucunda mağdurun cismen eza görmesi ve sağlığının bozulması kaçınılmaz olup, bu netice failce de bilinmekte ve istenmektedir. Olayda, kastın hareketi ve neticeyi kapsayan bu iki unsuru da mevcut bulunduğundan, saiki ne olursa olsun failin fiili kasten etkili eylem suçunu oluşturur. Öte yandan mağdurun rızası, etkili eylem suçunun sadece takibi şikayete bağlı bulunan basit biçimi bakımından hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilebilir.
    Bu nedenle, kan kardeş olmak amacıyla bıçakla mağdurun bileğini kesen sanığın eylemi, re’sen takibe konu silahla kasten etkili eylem suçunu oluşturmaktadır” gerekçesiyle, itirazın kabulü gerektiği yolunda karşı oy kullanmışlardır.
    SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının REDDİNE, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığı’na tevdiine, 01.02.2005 günü oyçokluğu ile karar verildi.


  3. #3
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    Temyiz Sınırı
    T.C.
    YARGITAY
    Ceza Genel Kurulu
    Esas No
    : 2005/10 - 140
    Karar No
    : 2005/143
    Tarih
    : 22.11.2005


    TEMYİZ SINIRI
    GÜVENLİK TEDBİRLERİNDE TEMYİZ
    ÖZET:
    3167 sayılı Yasanın 16. maddesinde öngörülen çek keşide etme yasağı tedbir niteliğinde olup 5237 sayılı TCK. anlamında güvenlik tedbiridir. 1412 sayılı CMUK.nun 305. maddesinde temyiz edilemeyecek kararlar sayılmıştır. Bölge Adliye Mahkemeleri kuruluncaya kadar 1412 sayılı Yasa'nın temyize ilişkin hükümleri geçerli olacaktır. İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesine ek 7 nolu protokol'ün 2. maddesinde cezai konularda iki dereceli yargılama hakkı düzenlenmiştir. Burada getirilen ilkelere göre; suçun hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektirmiyor olması, ödenmemesi halinde hapse çevrilememesi ve belirlenmiş sınırı aşmaması gerekmektedir. Bu açıklamalar ışığında verilen para cezası temyiz sınırının altında ise de, bir yıllık çek keşide etme yasağı temyiz sınırı kapsamında kalmaktadır.

    Karşılıksız çek keşide etmek suçundan sanığın, 3167 sayılı Yasanın 4814 sayılı Yasa ile değişik 16/1 ve TCY.nın 72. maddeleri uyarınca, her çek için ayrı ayrı 260 milyon lira ağır para cezası olmak üzere toplam 520 milyon lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına, hesap sahipleri veya yetkili temsilcilerinin 1 yıl süre ile çek hesabı açtırmalarının yasaklanmasına ilişkin (Ankara Dördüncü Asliye Ceza Mahkemesi)nce verilen 15.09.2004 gün ve 603-749 sayılı hüküm, sanık müdafii tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay Onuncu Ceza Dairesince 26.09.2005 gün, 6368-9964 sayı ile;

    "CGK.nun 1988/6-200 esas nolu ve 1988/9-91 esas nolu kararında sanık hakkında hükmolunan ehliyetin geri alınmasına dair yaptırımın feri ceza olduğundan asıl hükme temyiz edilebilirlik vasfını kazandırdığından bahsedilmiş, CGK.nun 1989/8-200 esas sayılı kararında ise bahsi geçen zoralıma ilişkin hükmün temyizi olanaklı bulunduğundan zoralıma ilişkin temyiz incelemesi sırasında 2955 sayılı Yasaya aykırılık suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün de incelenmesi gerektiği kabul edilmiştir.

    Zoralım kararının hem ceza hem tedbir niteliğinde olduğunda kuşku yoktur.

    3167 sayılı Yasanın 16. maddesinde öngörülen çek hesabı açmaktan yasaklama kararının ise tedbir niteliğinde olduğu ve temyiz incelemesi yapılabilmesinin asıl hükme bağlı olduğu kabul edildiğinden;

    Hükmolunan cezanın türü ve mahiyeti itibariyle 5219 sayılı Yasa ile değişik CMUK.nun 305. maddesi gereğince temyizinin mümkün olmadığı" gerekçeleriyle temyiz isteminin reddine oyçokluğuyla karar verilmiştir.

    Yargıtay C. Başsavcılığı ise; 26.10.2005 gün ve 11472 sayı ile;

    "5320 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Yasanın 8. maddesi uyarınca uygulaması süren, 5219 sayılı Yasa ile değişik 1412 sayılı CMUY.nın 305. maddesinde "Temyizi Kabil Olan ve Olmayan Hükümler" başlığı altında aynen:

    Madde 305: Ceza Mahkemelerinden verilen hükümler temyiz olunabilir. Ancak, onbeş sene ve ondan yukarı hürriyeti bağlayıcı cezalara ait hükümler hiçbir harç ve masrafa tabi olmaksızın Yargıtay'ca re'sen tetkik olunur.


    İkimilyar liraya kadar (ikimilyar dahil) para cezalarına dair olan hükümler,

    Yukarı sınırı onmilyar lirayı geçmeyen para cezasını gerektiren suçlardan dolayı verilen beraat hükümleri,

    Bu Kanun ile sair kanunlarda kesin olduğu yazılı bulunan hükümler,
    Temyiz olunamaz.

    Bu suretle verilen hükümler tekerrüre esas olmaz. Ancak haklarında 343. madde hükümleri dairesinde Yargıtaya başvurulabilir.

    Hükmü yer almaktadır.

    Yasa maddesindeki düzenlemeden anlaşılacağı üzere maddede, temyiz edilmeseler bile kendiliklerinden Yargıtay incelemesine tabi olan hükümler gösterilmiş, daha sonra temyiz edilemeyecek hükümlerin ve kararların hangileri olduğu sıralanmıştır. Yasanın son derece açık olan bu düzenlemesi karşısında, sanık aleyhine olacak biçimde yorum ve kıyas yoluyla temyiz edilemeyecek hükümlerin genişletilmesi olanaklı değildir.

    Yargıtay kararlarının çoğunluğun dayandığı Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 02.10.1989 gün ve 8-200/274 sayılı kararında özetle;

    "TCY.nın 11. maddesinde sayılan cezalar arasında yer almayan müsadere (zoralım), bir ceza olmayıp, cezai mahkumiyetin sonucu bulunan bir tedbirdir.

    "Tedbir" kararı da, Ceza Mahkemelerinden bir hükümle yani son kararla verildiğine ve CMK.nun 305. maddesinde ayrık bırakılanlar arasında sayılmadığına göre, temyiz incelemesine tabi tutulması zorunludur" denilmektedir.

    06.06.1988 gün ve 202/245 sayılı kararında ise yine özetle;

    "CMK.nun 305. maddesinde, Ceza Mahkemelerinden verilen hükümlerin (son karar) temyiz olunabilecekleri ilke olarak kabul edilmiş olup, yine bu maddede temyiz edilmeseler bile kendiliklerinden Yargıtay incelemesine tabi olan hükümler gösterilmiş, daha sonra temyiz edilemeyecek hükümlerin ve kararların hangileri olduğu sıralanmıştır.

    "Tedbir" kararı da, Ceza Mahkemesinden bir hükümle, yani son kararla verildiğine ve CMUK.nun 305. maddesinde ayrık bırakılanlar arasında sayılmadığına göre, temyiz incelemesine tabi tutulması zorunludur. (Bkz. N. Kunter Ceza Muhakemesi Hukuku, 8. bası, 1986, S. 977; Öztekin Tosun, Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, Cilt 2, 1976, S. 211; CGK. 19.03.1962 gün ve 21/20, 28.02.1983 gün ve 1-409/81 sayılı kararları).

    Özel Daireler ve Genel Kurulumuz, asıl ceza yönünden temyiz incelemesine tabi tutulmayan bir hükümle bağlantılı olarak verilen "müsadere", "meslek ve sanatın tatili", "işyerinin kapatılması", "kahvehanenin karayolu kenarından kaldırılması", "müeccel cezanın TCK.nun 95/2. maddesi uyarınca aynen çektirilmesi" ve benzeri kararların hükme temyiz edilebilirlik vasfını kazandırdığına karar vermiş ve bu yoldaki uygulamalar istikrar kazanmıştır (Ör: 4. CD. 02.05.1974 gün. 4154/3910, 7. CD. 18.12.1967 gün ve 9841/9883, 2. CD. 02.09.1966 gün ve 5833/5165, CGK. 14.01.1985 gün ve 2-533/10, 09.11.1987 gün ve 2-440/537 sayılı kararları).

    Tüm bu açıklamalar ışığında, ister "fer'i ceza" isterse "tedbir" olarak adlandırılsın, asıl ceza yönünden temyiz incelemesine tabi tutulmayan bir hükümle bağlantılı olarak sanık aleyhine verilen kararların, hükme temyiz edilebilirlik vasfını kazandırdığında şüphe bulunmamaktadır.

    Kaldı ki yukarıda açıkladığımız Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Özel Daire kararlarıyla oluşturulan içtihadi sonuçlar; 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 223. maddesinde; "(1) duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür" denilmek suretiyle yasal düzenleme haline getirilmiştir. Böylece hem Türk Ceza Yasasında, hem de diğer özel yasalarda yer alan güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerin temyiz edilebilirliği hususundaki duraksamalara ve tartışmalara son verilmiştir.

    Ayrıca Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlamasından sonra yürürlüğe girecek olan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 286/2-g maddesindeki düzenlemeye göre; "Davanın düşmesine, ceza verilmesine yer olmadığına, güvenlik tedbirine ilişkin ilk derece mahkemesi kararları ile ilgili olarak bölge adliye mahkemesince verilen davanın düşmesine, ceza verilmesine yer olmadığına, güvenlik tedbirine veya istinaf başvurusunun reddine dair kararlar" temyiz edilemez denilmektedir. Bu düzenlemenin mefhumu muhalifinden çıkan sonuç ise; bölge adliye mahkemeleri göreve başlayıncaya kadar ilk derece mahkemelerinden verilen "güvenlik tedbirlerine" ilişkin kararların temyiz edilebilir olduğudur." görüşüyle itiraz yasayoluna başvurularak Yargıtay Onuncu Ceza Dairesinin red kararının kaldırılarak hükmün esastan incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesine ve yokluğunda verilen kararın katılma isteğinde bulunan şikayetçi vekiline Özel Dairece tebliği suretiyle eksikliğin giderilmesine karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

    Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.

    Sanığın karşılıksız çek keşide etmek suçundan, 3167 sayılı Yasanın 4814 sayılı Yasa ile değişik 16/1. maddesi uyarınca her çek için ayrı ayrı 260 milyon lira ağır para cezası olmak üzere sonuçta, 520 milyon lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına ve aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca hesap sahipleri veya yetkili temsilcilerinin 1 yıl süre ile çek hesabı açtırmalarının yasaklanmasına karar verilen somut olayda; Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay C. Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, hükmün temyiz yeteneğinin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

    5320 sayılı Ceza Yargılamaları Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Yasanın 18. maddesi ile 1412 sayılı CYUY. bütün ek ve değişiklikleri ile yürürlükten kaldırılmış ise de, aynı Yasanın 8. maddesi ile, Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1412 sayılı Yasanın 322. maddesinin dördüncü, beşinci ve altıncı fıkraları hariç olmak üzere 305 ila 326. maddelerinin uygulanacağı belirtilmekle, Bölge Adliye Mahkemeleri kurulup faaliyete geçinceye kadar verilen hükümlerle ilgili olarak 1412 sayılı Yasanın temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması sağlanmıştır.

    Bu hüküm uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY.nın 305. maddesinin 1. fıkrasında, ceza mahkemelerinden verilen hükümlerin temyiz olunabileceği kuralına yer verildikten sonra, onbeş yıl veya daha yukarı hürriyeti bağlayıcı cezalara ait hükümlerin kendiliğinden (re'sen) temyize tabi olacağı, aynı fıkranın 1, 2 ve 3. bentlerinde ise, iki milyar liraya kadar (iki milyar dahil) para cezalarına dair olan hükümler ve yukarı sınırı onmilyar lirayı geçmeyen para cezasını gerektiren suçlardan dolayı verilen beraat hükümleri ile yasalarda kesin olduğu belirtilen hükümlerin temyiz olunamayacakları belirtilmiştir.

    Görüldüğü gibi yasamızın temyiz edilebilirlik için aradığı ilk koşul verilen kararın hüküm niteliğinde olmasıdır.

    5271 sayılı CYY.nın 223. maddesinde ise;

    Beraat,

    Ceza verilmesine yer olmadığına,

    Mahkumiyet,

    Güvenlik tedbirine hükmedilmesi,

    Davanın reddi,

    Davanın düşmesi,

    Kararlarının hüküm olduğu belirtilmiş, maddenin son fıkrasında ise; "Adli yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı"nın yasa yolu bakımından hüküm sayılacağı vurgulanmıştır. Sayılan hükümlerin verilme koşulları da maddede ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 6. fıkrada; "Yüklenen suçu işlediğinin sabit olması halinde, belli bir cezaya mahkumiyet yerine veya mahkumiyetin yanı sıra güvenlik tedbirine" hükmolunacağı belirtilmiştir.

    5237 ve 5271 sayılı Yasaların yürürlüğe girmesinden önce, yasalarımızda asli-fer'i ceza ve tedbir ayrımının bulunması nedeniyle, tedbirlerin temyizinin olanaklı olup olmadıkları öğreti ve yargısal kararlarda değerlendirilmiş;

    Prof. Dr. Öztekin Tosun; "ceza mahkemelerinden verilen hükümler temyiz olunabilir hükmü uyarınca, tedbir de ceza mahkemesinden bir hükümle yani son kararla verildiğine göre temyiz edilebilir" (Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, 2. bası, c. 2, sh. 211 vd.) görüşünü ileri sürmüş,

    Kunter-Yenisey ise; "Aynı suç için temyiz edilemiyen asıl ceza ile birlikte temyiz edilebilen ek bir ceza veya şahsi hak davasında temyiz edilebilen bir karar verilmişse," hükmün temyiz edilebilirlik vasfını kazandığını belirtmişlerdir (Ceza Muhakemesi Hukuku, İkinci Kitap, 12. Bası, sh. 1160).

    Yargısal kararlarda da öğretideki bu görüşlere paralel olarak; hükümle (son kararla) verilen tedbir kararlarının temyiz edilebileceği kabul edilmiş, bu doğrultuda, temyizi olanaklı olmayan bir hükümle bağlantılı olarak verilen "sürücü belgesinin geri alınması" (CGK. 25.04.1988 - 91/173), "müsadere" (CGK. 01.10.1989 - 200/274), "erteli cezanın TCY.nın 95/2. maddesi uyarınca aynen infazı, kahvehanenin karayolu kenarından kaldırılması" (CGK. 14.01.1985 - 533/10), "işyerinin kapatılması", (2. CD. 12.11.1987 - 8466/8813), "cürme vasıta kılınan meslek, san'at ve ticaretin tatili ile kapatma" (2. CD. 15.09.1987 - 7185/7270) tedbirlerinin hükme her yönüyle temyiz edilebilme yeteneği kazandırdığı vurgulanmıştır.

    5237 sayılı TCY.nda yaptırım olarak cezalar ve güvenlik tedbirlerine yer verilmiş, 5271 sayılı CYY.nın 223. maddesinde de güvenlik tedbirlerine hükmedilmesine ilişkin kararların hüküm sayılacağı açıkça belirtilmek suretiyle, tedbir kararlarının temyiz yeteneğinin bulunup bulunmadığı konusundaki tartışmalar da sonlandırılmıştır.

    Güvenlik tedbirlerine hükmedilmesine ilişkin kararların hüküm sayılması nedeniyle temyiz yeteneğinin bulunduğu bu şekilde belirlendikten sonra, somut olaydaki; 520 milyon lira ağır para cezası ve aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca hesap sahipleri veya yetkili temsilcilerinin 1 yıl süre ile çek hesabı açtırmalarının yasaklanmasına ilişkin hükmün temyiz yeteneğinin bulunup, bulunmadığının saptanabilmesi için, güvenlik tedbirleri ile ilgili düzenlemeler ve maddedeki "çek hesabı açtırmalarının yasaklanmasına" ilişkin tedbirin hukuki niteliğinin saptanmasında zorunluluk bulunmaktadır.

    5237 sayılı TCY.nın 2. maddesinde güvenlik tedbirleri yönünden de yasallık ilkesinin geçerli olduğu vurgulandıktan sonra, "Birinci Kitap", "Üçüncü Kısım", "İkinci Bölüm"de, "Güvenlik Tedbirleri" düzenlenmiş, Yasanın 53. maddesinde "Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma", 54. maddede "Eşya müsaderesi", 55. maddede "Kazanç müsaderesi", 56. maddede "Çocuklara özgü güvenlik tedbirleri", 57. maddesinde "Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri", 59. maddede "Sınır dışı edilme" ve 60. maddesinde "Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri" ile ilgili düzenlemelere yer verilmiştir. Kuşkusuz güvenlik tedbirleri anılan maddelerde sayılanlarla da sınırlı olmayıp, özel yasalarda da, yasallık ilkesine uyulmak koşuluyla farklı güvenlik tedbirlerine yer verilmesi olanaklıdır. Bu kapsamda, 3167 sayılı Yasanın 16. maddesinin 3. fıkrasındaki "işlenen suçun niteliğine göre bir yıl ile beş yıl arasında belirlenecek bir süre için hesap sahiplerinin ve yetkili temsilcilerinin çek hesabı açtırmalarının yasaklanmasına karar" verilmesi yönündeki hüküm de, özel yasalarda yer alan ve belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma sonucu doğuran, güvenlik tedbirlerinden biridir.

    Bu şekilde gerek bir mahkumiyete ek olarak gerekse bağımsız olarak verilen güvenlik tedbirlerine hükmedilmesine ilişkin kararın, diğer yönleri itibariyle kesin olan hükme her yönüyle temyiz edilebilirlik vasfını kazandırdığı saptandıktan sonra, 305. maddedeki kesinlik sınırının nasıl anlaşılması gerektiği konusunun da değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

    Bir kısım hükümlerle ilgili olarak yasayollarına başvurulması olanağının sınırlandırılması, iç hukukta olduğu kadar uluslararası sözleşmelere de konu olmuş, konuyla ilgili olarak; İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesine Ek 7 Nolu Protokol'ün, "Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı" başlıklı,

    2. Maddesinde;

    "1. Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkına haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir.

    2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir" hükmüne yer verilmiştir.

    Türkiye Cumhuriyeti tarafından 14.03.1985 tarihinde imzalanan bu ek protokol, TBMM tarafından henüz onaylanmaması nedeniyle Anayasanın 90. maddesi uyarınca yasa hükmü niteliğini kazanmamış ise de, konu ile ilgili açıklamalarda bulunan, Kunter-Yenisey; "Sözleşmeye aykırı düşmemeye çalışmak için 7 numaralı Protokol'ün yürürlüğe girmesini yani kanun hükmünde sayılmasını beklemeye ihtiyaç yoktur. Kaldı ki protokol şimdiden Anayasamızın hukuk diye adlandırdığı "hukukun genel prensipleri" olarak "yazılı olmayan hukuk"u oluşturmakta ve mahkemelerimiz, kanuna olduğu kadar hukuka da uygun karar vermek mecburiyetindedirler" görüşlerini serd ettikten sonra protokol'ün bu hükmü de nazara alınmak suretiyle, kesinlik için aranan ölçütleri;

    "a. Suç hürriyeti bağlayıcı ceza gerektirmemeli veya gerektirmiyor sayılmalıdır.

    b. Ödenmeyen para cezası hapse çevrilememelidir.

    c. Öngörülmüş olan para cezası da belirlenmiş sınırı aşmamalıdır" şeklinde açıklamışlardır (Ceza Muhakemesi Hukuku, İkinci Kitap, 12. Bası, sh. 1157 vd.)

    O halde CYUY.nın 305. maddesinin 1. fıkrasındaki kesinlik sınırını, maddede belirtilen kesinlik sınırları içinde kalmak koşuluyla, başkaca hiçbir hak kısıtlaması sonucunu doğurmayan, para cezasına ilişkin veya para cezası öngörülmüş hükümlerle sınırlı olarak yorumlamak yasanın ruhuna ve uluslararası sözleşmelerle getirilen ilkelere daha uygun bir çözüm olacaktır.

    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; sanığın keşide ettiği iki ayrı çek nedeniyle verilen 520.000 lira ağır para cezası miktarı itibariyle 1412 sayılı Yasanın 305. maddesi uyarınca kesin nitelikte bulunmakta ise de; aynı hükümle sanık hakkında 3167 sayılı Yasanın 16. maddesinin 3. fıkrası uyarınca hesap sahipleri veya yetkili temsilcilerinin 1 yıl süre ile çek hesabı açtırmalarının yasaklanmasına da karar verildiğinden hüküm, kesinlik kapsamı ve sınırının dışında kalmakta ve temyiz yasa yoluna tabi hale gelmektedir.

    Bu itibarla Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire red kararının kaldırılmasına, hükmün katılma isteğinde bulunan şikayetçi vekiline tebliğinin sağlanarak, esas yönünden inceleme yapılmak üzere dosyanın dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

    Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul üyelerinden Onuncu Ceza Dairesi Başkanı Ş. Güngör; 3167 sayılı Yasanın 16. maddesinde öngörülen çek hesabı açmaktan yasaklama kararının tedbir niteliğinde olduğu, temyiz incelemesinin de asıl hükme bağlı bulunduğu, bu itibarla hükmolunan cezanın türü ve mahiyeti itibariyle 5219 sayılı Yasa ile değişik CYUY.nın 305. maddesi gereğince temyizinin mümkün olmadığı, gerekçeleriyle itirazın reddi yönünde oy kullanmıştır.

    Sonuç: Açıklanan nedenlerle,


    Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının (KABULÜNE),

    Yargıtay Onuncu Ceza Dairesinin 26.09.2005 gün ve 6368-9964 sayılı temyiz isteminin reddine ilişkin kararının (KALDIRILMASINA),

    Hükmün, katılma isteğinde bulunan şikayetçi vekiline Dairesince tebliği ve temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Yargıtay Onuncu Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına (TEVDİİNE),

    22.11.2005 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

    YKD.2006/02


  4. #4
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    Kanun Yararına Bozma
    Daire:CGK
    Tarih:2005
    Esas No:2005/6-55
    Karar No:2005/64


    Yürürlükten Kalkan CMUK’taki Yazılı Emir Yasa Yolunu Karşılayan Ceza Muhakemesi Kanunundaki “Kanun Yararına Bozma” Kurumu - Kanun Yararına Bozma Koşulları ve Sonuçları

    ÖZET Ceza Muhakemesi Kanunu, CMUK’ta düzenlenen yazılı emir yasa yolunu düzenleyen maddeyi yürürlükten kaldırmış ancak benzer kurum olan kanun yararına bozma kurumunu düzenlemiştir. Mahkumiyete ilişkin hükmün Yargıtay’ca kanun yararına bozulması halinde, şayet bozma nedeni savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkinse, hakim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre hüküm verilecektir. Ancak bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş cezadan daha ağır olamaz. Bilişim hırsızlığı suçu asliye ceza mahkemesinin görevine giren suçlardan olup duruşmalı yargılamayı gerektirir. Somut olayda ise sulh ceza mahkemesi ceza kararnamesi ile yargılamayı sonuçlandırmıştır. Yapılan usul hatası nedeniyle sanığın savunma hakkı kısıtlanmıştır. Bu durumda ceza miktarı itibariyle kazanılmış haklar saklı kalmak kaydıyla sanıkların görevli mahkemede yargılanması gerekir.

    1412 sayılı CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU madde 343
    5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU madde 309,310
    Bilişim hırsızlığı suçundan sanıklar S. ile E’nin TCY’nın 526/1 ve 647 Sayılı Yasanın 4/1. maddeleri uyarınca sonuç olarak 606.534.000’er TL ağır para cezası ile cezalandırılmalarına ilişkin İzmir 6. Sulh Ceza Mahkemesi’nden verilip yasa yoluna başvurulmaksızın kesinleşen ceza kararnamesine yönelik olarak Adalet Bakanı tarafından yazılı emir yasa yoluna başvurulması üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nce 22.02.2005 gün ve 7543-1680 sayı ile;
    “Anılan yazıda;
    “Tüm dosya kapsamına göre, sanıkların daha önce çalıştıkları şirketlere ait bilgisayar programlarını ve kaynak kodlarını hukuka aykırı olarak ele geçirip kullanmak şeklinde belirlenen eylemlerinin TCK’nun 525/a maddesinde düzenlenen bilgileri otomatik olarak işleme tabi tutulmuş bir sistemden programları, verileri veya diğer herhangi bir unsuru hukuka aykırı olarak ele geçirmek suçunu oluşturduğu gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiş olduğundan bahisle CMUK’nun 343. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması” dairemizden istenilmiş ise de;
    Kanun yararına bozma istemine dayanan Yargıtay C.Başsavcılığı ihbar yazısı ve incelenen dosya içeriğine göre; sanıklara yükletilen eylem TCK’nun 525/a maddesinde tanımlanan suçu (cürmü) oluşturabilir ise de; aynı yasanın 526/1. maddesine aykırılıktan verilip kesinleşen ceza kararnamesi sanıkların yararınadır.
    Sanıklar aleyhine kanun yararına bozma isteminde bulunulamayacağı gibi Yargıtay Ceza Dairesi’nin ilk derece mahkemesinin yerine geçerek bir uygulama yapması olanağı da bulunmamaktadır”
    Yargıtay C.Başsavcılığı ise bu karara karşı 03.05.2005 gün ve 58570 sayı ile;
    Başlangıcında öğreti ve yargısal kararlardan ayrıntılı örnekler verdiği itiraz yazısının devamında;
    “Önemli ve çarpıcı hukuka aykırılık oluşturan yanılgılar bakımından verilebilen yazılı emirle bozma kararları, uygulama birliğinin sağlanmasını amaçlayan eleştirisel, öğretici, açıklayıcı kararlardır. Bu amaç doğrultusunda, olağan temyiz yolundan farklı olarak, aleyhe etki etmemek üzere verilen bozma kararları sonucunda yerel mahkemece verilen hüküm ortadan kalkmaz, verilen ceza da aynen çektirilir. Yasa yararına yapılan incelemenin aleyhe etki etmemek koşuluyla incelemenin hem lehe hem de aleyhe olması doğaldır. CMUK’nun 343. maddesinin söylemine koşut olarak yukarıda yollama yapılan yargısal kararlarda da bu durum açıkça vurgulanmıştır.
    CMUK’nun 343. maddesinin 4. fıkrasında, mahkemenin davanın esasına şamil olarak verdiği kararların ilgililerin aleyhine olarak yazılı emir ile bozulabileceğinin öngörülmesi, ancak bu bozmanın alakadarların aleyhine sonuç doğurmayacağının kabul edilmesi karşısında; sanıklar aleyhine kanun yararına bozma isteminde bulunulamayacağı, kanun yararına bozmanın ancak hükümlü aleyhine sonuç doğurmaması halinde mümkün olduğu, bozulan uyuşmazlığın esasını çözümleyen hüküm yerine Yargıtay’ca karar verilmesinin olanaklı olduğu durumlarda bu yola başvurulması gerektiği söylenemez.
    Bu durumlarda, Yargıtay’ın yerel mahkeme kararının hukuka aykırılığını belirlemesi ve yasaya aykırı hükmün bozulmasına karar vermesi, ancak bu bozma ilgililer aleyhine olduğundan dolayı kararında bozmanın ilgililer aleyhine tesir etmeyeceğini belirtmesi gerekmektedir” görüşü ile itiraz yasa yoluna başvurarak özel daire kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme kararının sanıkların aleyhine etki etmemek üzere yasa yararına bozulmasına, karar verilmesini talep etmiştir.
    Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
    Ceza Genel Kurulu Kararı
    İnceleme konusu olayda;
    İzmir C.Başsavcılığı’nın sulh ceza mahkemesine hitaben düzenlediği iddianamede; “sanıkların şikayetçi şirketlerin eski çalışanları olduğu, suç tarihinde şikayetçilere ait bilgisayar programları ve kaynak kodlarını ele geçirip haksız olarak kullandıkları” iddia olunmuş, bilgisayar programını kullanmak suçundan TCY’nın 526/a maddesi uyarınca cezalandırılmaları, emanetteki eşyanın da TCY’nın 36. maddesi uyarınca müsaderesi talep edilmiştir.
    Düzenlediği ceza kararnamesinde eylemi aynı şekilde kabul eden yerel mahkeme ise; sanıkların TCY’nın 526/1, 647 Sayılı Yasanın 4/1. maddeleri uyarınca sonuç olarak 606.534.000’er Lira hafif para cezası ile cezalandırılmalarına, emanetteki CD ve belgelerin zoralımına karar vermiş, bu karar itiraz edilmeyerek kesinleşmiştir.
    Adalet Bakanı bu karara karşı yazılı emir yasa yoluna başvurarak; “sanıkların daha önce çalıştıkları şirketlere ait bilgisayar programlarını ve kaynak kodlarını hukuka aykırı olarak ele geçirip kullanmak şeklinde belirlenen eylemlerinin TCY’nın 525/a maddesinde düzenlenen, “bilgileri otomatik olarak işleme tabi tutulmuş bir sistemden programları, verileri veya diğer herhangi bir unsuru hukuka aykırı olarak ele geçirmek” suçunu oluşturduğu gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesinde isabet bulunmadığından” bahisle, anılan kararın CYUY’nın 343. maddesi uyarınca bozulması yolunda istemde bulunmuş,
    Yargıtay 6. Ceza Dairesi de; “sanıklara yükletilen eylem TCK’nun 525/a maddesinde tanımlanan suçu oluşturabilir ise de; aynı yasanın 526/1. maddesine aykırılıktan verilip kesinleşen ceza kararnamesi sanıkların yararınadır.
    Sanıklar aleyhine kanun yararına bozma isteminde bulunulamayacağı gibi Yargıtay Ceza Dairesi’nin ilk derece mahkemesinin yerine geçerek bir uygulama yapması olanağı da bulunmamaktadır” gerekçesiyle kanun yararına bozma isteminin reddine karar vermiştir.
    Yargıtay C.Başsavcılığı ise; sanık aleyhine kanun yararına bozma isteminde bulunulabileceğini, hükümde yasaya aykırılık bulunduğunu saptayan Yargıtay’ın aleyhe sonuç doğurmamak üzere hükmü bozması gerektiğini belirterek itiraz yasa yoluna başvurmuştur.
    Görüleceği üzere çözmemiz gereken hukuki sorunlar; sanıklar aleyhine yazılı emir yasa yoluna gidilmesinin mümkün olup olmadığı, böyle bir başvuru üzerine yapılan inceleme sırasında hüküm veya kararda yasaya aykırılık saptayan özel dairenin hükmü bozup bozamayacağı ve nihayet bu durumda yeniden yargılama yapılmasının mümkün olup olmadığı hususlarında toplanmaktadır.
    Ceza kararnamesinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 386 ve devamı maddelerine göre, sulh hakimlerinin ceza kararnamesi verebilmeleri için gerekli koşullar şunlardır:
    a) Suç, sulh mahkemelerinin görevine girmelidir.
    b) Yasada öngörülen yaptırımlara hükmedilmelidir.
    c) Duruşma açılmadan karar verilmelidir.
    d) İşin ceza kararnamesi ile sonuçlandırılması sakıncalı görülmemelidir.
    e) Karar yasal unsurları içermelidir.
    f) Sanığa tebliğ olunmalıdır.
    Her olayda bu unsurların varlığının aranması gerekli ise de, öncelikle davanın sulh mahkemesinin görevine girip girmediği belirlenmelidir. Görevin saptanmasında da iddianamede tanımlanan fiil ölçü alınmalıdır. Sulh hakimi bu fiili serbestçe takdir edebilecektir. Ancak bu nitelendirme iddianamede gösterilen fiilin yasalarda öngörülen suç tipleri ile karşılaştırılması suretiyle yapılmalıdır. İddianamede belirtilen ve fiille uyumlu bulunmayan suç adı veya sevk maddesi, suç niteliğinin belirlenmesi konusunda ölçü alınamaz.
    İncelenen olayda;
    İddianamede tanımlanan ve nitelenen eylem, 765 sayılı TCY’nın 525/a maddesinde düzenlenen ve yargılama görevi asliye ceza mahkemesine ait bulunan bilişim hırsızlığı suçuna ilişkindir. Öte yandan, gerek bu suç bakımından yasada öngörülen yaptırım türü ve miktarı, gerekse yargılamasının duruşma açılarak yapılmasının zorunlu bulunması karşısında, mevcut davanın ceza kararnamesi ile sonuçlandırılmasına yasal olanak bulunmamaktadır. Bu itibarla, açıklanan usul yanılgısının hukuka aykırılık oluşturduğu açıktır.
    Konunun Ceza Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeleri sırasında ilk müzakerede; 1412 sayılı CYUY’nın 343. maddesinin açıklığı karşısında sanık aleyhine yazılı emir (olağanüstü temyiz) yasa yoluna başvurulmasının mümkün olduğu, bu halde aleyhe sonuç doğurmamak üzere hükmün bozulması gerektiği oyçokluğu ile kararlaştırılmış, ancak hükmün bozulması üzerine yeniden yargılamanın mümkün olup olmadığı hususunda yapılan oylamada karar için gerekli oyçoğunluğuna ulaşılamamıştır. Bu konunun açıklığa kavuşturulması bakımından gerçekleştirilen ikinci müzakereden önce 1 Haziran 2005 tarihinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası yürürlüğe girmiştir. Bu Yasa, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın yazılı emir (olağanüstü temyiz) yasa yolunu düzenleyen 343. maddesini yürürlükten kaldırmış, ancak benzer bir kurumu “kanun yararına bozma” başlığı altında 309 ve 310. maddelerinde düzenlemiştir. Yargılama usulüne ilişkin normların yürürlüğe girer girmez uygulanması ilkesi gereğince somut olayda derhal tatbiki zorunlu bulunan 309. maddede;
    “(1) Hakim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanı, o karar veya hükmün Yargıtay’ca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazılı olarak bildirir.
    (2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtay’ın ilgili ceza dairesine verir.
    (3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar.
    (4) Bozma nedenleri:
    a) 223’üncü maddede tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, kararı veren hakim veya mahkeme, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verir.
    b) Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, kararı veren hakim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilir. Bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz.
    c) Davanın esasını çözüp de mahkûmiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte sonuç doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez.
    d) Hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay Ceza Dairesi doğrudan hükmeder.
    (5) Bu madde uyarınca verilen bozma kararına karşı direnilemez” denilmektedir.
    Madde metninden de açıkça anlaşılacağı üzere; mahkumiyete ilişkin hükmün Yargıtay’ca “kanun yararı”na bozulması halinde, şayet bozma nedeni savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkinse, hakim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilecek, ancak bu hükümde verilecek ceza, önceki hükümle belirlenen cezadan daha ağır olamayacaktır.
    İnceleme konusu olayda;
    765 sayılı TCY’nın 525/a maddesine mümas olup, asliye ceza mahkemesinin görevine giren ve duruşmalı yargılama yapılması gereken bilişim hırsızlığı suçuna ilişkin kamu davasının sulh hakimi tarafından eylemin 765 sayılı TCY’nın 526/1. maddesinde tanımlanan yetkili mercilerin emirlerine aykırılık olarak kabul edilmek suretiyle ceza kararnamesi ile sonuçlandırılması, kararın bozulmasını gerektiren bir hukuka aykırılıktır. Bu usul yanılgısı nedeniyle sanıkların duruşmada savunma yapma olanakları bütünüyle ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. O halde, ceza miktarı itibariyle kazanılmış hakları saklı kalmak üzere, sanıkların görevli mahkemede yeniden yargılanmaları gerekir.
    Bu itibarla Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
    SONUÇ:
    Açıklanan nedenlerle;
    1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
    2- Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 22.02.2005 gün ve 7543-1680 sayılı kararının KALDIRILMASINA, Adalet Bakanının kanun yararına bozma isteminin 5271 sayılı CMY’nın 309. maddesi uyarınca KABULÜNE,
    3- İzmir 6. Sulh Ceza Hakimliği’nin 17.10.2003 gün ve 1477-1187 sayılı kararının BOZULMASINA,
    4- Sanıklar S. ile E’nin bozulan ceza kararnamesinde belirlenen ceza miktarlarının kazanılmış hak olarak korunması şartıyla bilişim hırsızlığı suçundan yargılanmaları için dosyanın İzmir Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine,
    24.05.2005 günü yapılan birinci müzakerede gerekli oyçoğunluğuna ulaşılamaması nedeniyle 14.06.2005 günü gerçekleştirilen ikinci müzakerede oybirliği ile karar verildi.


  5. #5
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    Kanun Yararına Bozma - Sonradan Yasa Değişikliği
    CG 00 Esas : 2005/3-99 Karar: 2005/000103 Tarih: 20.09.2005


    Kanun yararına bozma (yazılı emir), olağan yasa yollarına başvurulmaksızın kesinleşen hükümde, verildiği zaman yürürlükte bulunan usul veya maddi ceza hukukuna ilişkin, hukuka aykırılıkların giderilmesi ile sınırlı başvurulan olağanüstü bir yasa yolu olup, sonradan gerçekleşen yasa değişikliklerine dayanılarak bu olağanüstü yasa yoluna başvurulamayacağı gibi, Yargıtay'ca da, sonraki yasa değişiklikleri kanun yararına bozma (yazılı emir) gerekçesi yapılamaz.

    (1412 s. CMUK. m. 343) (5271 s. Ceza Muhakemesi K. m. 309)

    Yaralama suçundan sanık Yalçın'ın 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 456/2, 463, 51/1 ve 647 sayılı Cezaların infazı Hakkında Yasanın 4. maddeleri gereğince 3.120.390.000 Türk lirası ağır para cezası ile cezalandırılmasına, evvelce işlemiş bulunduğu köy merasına tecavüz suçundan Kayseri 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 5.5.2004 tarihinde kesinleşmiş, 1.4.2004 gün ve 1061-447 sayılı kararı ile verilen erteli 346.785.000 Türk lirası ağır para cezasının 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 95/2. maddesi gereğince aynen infazına dair Kayseri 4. Asliye Ceza Mahkemesince 10.11.2004 gün ve 729-914 sayı ile verilip, temyiz yoluna başvurulmaksızın 18.1.2005 tarihinde kesinleşen kararına karşı Adalet Bakanınca, sanığın son işlediği suçun, daha önce ertelenmiş olan para cezasına ilişkin ilamın hüküm tarihinden önce, 3.7.2003 günü işlenmiş olması nedeniyle olayda 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 95/2. maddesinin uygulanmasına kanuni imkan bulunmadığı gözetilmeksizin, ertelenmiş cezasının aynen infazına karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 27.6.2005 gün ve 28393 sayı ile kanun yararına bozma isteminde bulunulması üzerine,

    Yargıtay C.Başsavcılığının 7.7.2005 gün ve 126087 sayılı ihbarnamesiyle Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderilen dosyayı inceleyen Özel Daire 11.7.2005 gün ve 9268-10029 sayı ile;

    "Adalet Bakanlığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarnamede ileri sürülen düşünce yerinde görüldüğünden Kayseri 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 10.11.2004 gün ve 2004/729-914 sayılı kararıyla verilip temyiz edilmeksizin kesinleşen hükmün 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi gereğince kanun yararına bozulmasına,

    Ancak;

    5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 7. maddesinde "zaman bakımından uygulama" 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9. maddesinde ise, "lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul" kurallarının düzenlenmesi, ayrıca 5252 sayılı Kanunun 12. maddesi ile 765 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlükten kaldırılması, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Kanunların hükümden sonra 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunması karşısında;

    5237 sayılı TCK.nun 7. maddesi ve genel hükümleri ile 5252 sayılı Kanunun 9. maddeleri uyarınca, sanığın hukuki durumunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri de nazara alınarak yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması nedeniyle dosyanın 5271 sayılı CMK.nun 309. maddesinin 4. fıkrası (b) bendi uyarınca yerel mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine" karar verilmiştir.

    Yargıtay C.Başsavcılığınca 4.8.2005 gün ve 126087 sayı ile;

    "CMUK.nun 343. maddesinde düzenlenen yazılı emir ile bozma kurumu, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesinde kanun yararına bozma başlığı altında düzenlenmiştir. Yazılı emir ile bozma, şimdiki adıyla kanun yararına bozma kurumu, hakim veya mahkemeler tarafından verilip Yargıtay incelemesinden geçmeksizin kesinleşen hüküm ve kararlardaki yasaya aykırılıkların giderilmesi için kabul edilen olağanüstü bir kanun yoludur.

    Hükmün kesinleşmesinden sonra yapılan yasa değişiklikleri yazılı emir (kanun yararına bozma) nedeni olamaz.

    Mahkumiyet hükmünün kesinleşmesinden sonra yasa değişiklikleri olması halinde hükümlülerin hukuki durumlarının incelenmesi ve değerlendirilmesinin hükmü veren hakim veya mahkeme tarafından yapılması gerekmektedir.

    Lehe yasa değişikliği nedeniyle kesin yargı halini almış olan bir kararın yeniden ele alınması, bir tür mahkumiyet kararında değişiklik davası niteliğinde bulunmaktadır. Bu hal, kesinleşmiş karar ve hükümdeki hukuka aykırılıkların giderilmesi için benimsenmiş bir yöntem, bir kanun yolu değildir. Bu, lehe yasa hükümlerinin kesinleşen hükümler hakkında uygulanabilmesi için kabul edilmiştir. Dolayısıyla, yeni yasanın lehe olmaması durumunda, eski hüküm korunacak, eski hükümde bir değişiklik yapılamayacaktır.

    Görüldüğü üzere, iki kurumun varlık nedenleri, uygulama alanı ve usulleri, işlevleri ve sonuçlan birbirinden farklı bulunmaktadır.

    Adalet Bakanlığının yazılı emir ile bozma istemi, 1412 sayılı CMUK.nun 343. maddesine dayanarak yapılmış ise de; istisnai düzenlemeler dışında yargılama usulüne ilişkin kuralların derhal yürürlüğe girmesi ve uygulanmasına ilişkin genel ilke uyarınca olaya uygulanacak kanun hükümleri 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleridir.

    Yazılı emir ile bozma (kanun yararına bozma) yoluna, uyuşmazlıkların esasını çözümleyen kararlar için gidilebileceği gibi, uyuşmazlığın esasını çözümlemeyen kararlar için de gidilmesi mümkündür.

    Yazılı emir ile bozma (kanun yararına bozma) isteminde belirtilen nedenler, Yargıtay'ca yerinde görüldüğü takdirde karar veya hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekmektedir.

    5271 sayılı CMK.nun 309. maddesinde, bozma sonrası yapılacak işlemler ve bu işlemleri gerçekleştirecek yargısal makamlar ile bozma kararlarının etkileri; bozulan kararın ve hükmün türü ile bozma nedenlerine göre ayrım yapılarak ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir.

    Buna göre;

    1- Bozma nedeni, 5271 sayılı CMK.nun 223. maddesinde tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise; kararı veren hakim veya mahkemece, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verilecektir. Bu yeni kararın ilgilinin lehine veya aleyhine olması mümkündür.

    5277 sayılı Kanunun 223. maddesinde, hüküm; beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı olarak sayılmıştır.

    2- Bozma nedeni, davanın esasını çözen hükümlere yönelik ise; Kanun Koyucu, burada öncelikle hükmün, mahkumiyet hükmü olup olmamasına göre ikili bir ayrıma gitmiştir. Ayrıca, mahkumiyet hükümlerine yönelik bozma nedenlerine göre de, bozma sonrası yapılacak işlemler ve işlemi yapacak yargısal makamlar açısından farklı hükümler getirmiştir.

    a- Bozma nedeni, davanın esasını çözüp de mahkumiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise aleyhte sonuç doğurmayacak ve yeniden bir yargılama yapılmayacaktır.

    b- Bozma nedeni, mahkumiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, kararı veren hakim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilecektir. Ancak, bu hüküm önceki hükümle belirlenmiş cezadan daha ağır olamayacaktır.

    c- Mahkumiyet hükmüne ilişkin bozma nedeni, hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesinin doğrudan hükmetmesi gerekecektir.

    (Kanun yararına bozma istemi (yazılı emir ile bozma); davanın esasını çözen mahkumiyet hükmüne yöneliktir. Bozma nedeni ise, hükümlüye daha hafif bir ceza verilmesini gerektirir niteliktedir. Bu durumda, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin mahkumiyet hükmünün 5271 sayılı Kanunun 309. maddesinin 3. fıkrası uyarınca bozulmasına karar vermesinden sonra, aynı maddenin 4. fıkrasının (d) bendi uyarınca (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 7.12.2004 tarih ve 7/209-2004/215 sayılı kararında belirtildiği üzere) erteli cezanın aynen infazına ilişkin kısmının hükümden çıkarılmasına karar vermesi, başka bir anlatımla daha hafif bir cezaya hükmetmesi, uygulanacak cezayı kararında göstermesi gerekmektedir.

    Mahkumiyete ilişkin hükmün bozulması üzerine hükmü veren hakim veya mahkemece yeniden yargılama yapılmasını gerektiren hal, 5271 sayılı Kanunun 4. fıkrasının (b) bendinde sınırlı bir biçimde sayılmıştır. Hükme göre, yeniden yargılama yapılması, kesinleşmiş hükümdeki hukuka aykırılık nedeni ile sınırlıdır. Mahkumiyete ilişkin hükmün bozulması üzerine hükmü veren hakim veya mahkemece yeniden yargılama yapılabilmesi için; bozma nedeninin davanın esasını çözmeyen yönüne, savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul hükmüne ilişkin olması gerekmektedir. Kanun yararına bozma isteminde ileri sürülen ve Yüksek Dairece de uygun görülen bozma nedeni, Kanunun 4. fıkrasının (b) bendinde yazılı sebepler arasında bulunmamaktadır. Bu nedenle, hükmün bozulmasından sonra, 5237 ve 5252 sayılı Kanun hükümleri gereğince sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi için dosyanın 5271 sayılı Kanunun 309. maddesinin 4. fıkrasının (b) bendine göre hükmü veren mahkemeye gönderilmesine karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır.

    Kanun yararına bozma istemi üzerine, öncelikle kesinleşen hükümde var olan hukuka aykırılığın giderilmesi gerekmektedir. Kesinleşen hükümdeki hukuka aykırılığın giderilmesi, yasa değişikliği nedeniyle kesin yargı kararının yeniden ele alınmasına engel bulunmamaktadır. Bu halde de, hükmü veren mahkeme tarafından hükmün kesinleşmesinden sonra yapılan yasa değişikliklerinin lehe hükümler getirmesi nedeniyle hükümlünün hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi mümkün bulunmaktadır. Nitekim, Yargıtay 2. Ceza Dairesinin 6.7.2005 tarih ve 2005/5857-11033, 11. Ceza Dairesinin 20.7.2005 tarih ve 2005/5280-5457 sayılı kararları bu yönde bulunmaktadır.

    Ayrıca, bozma kararı üzerine dosyanın hükmü veren mahkemeye gönderilmesi halinde, 5237 sayılı Kanunun 7 ve 5252 sayılı Kanunun 9. maddeleri uyarınca yapılacak değerlendirme sonucunda, yeni kanunun lehe olmadığının saptanması durumunda; yeniden bir karar verilmesine yer olmadığına karar verileceğinden, eski hükümde mevcut bulunan hukuka aykırılık düzeltilemeyecek ve aynı şekilde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Böylece, Yargıtay Ceza Dairesinin bozma kararı üzerine hükmü veren mahkemece bir karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gibi bir durum ile karşılaşılması söz konusu olabilecektir. Bu durumda, aynı konuda yeniden kanun yararına bozma istemi ile Yargıtay Ceza Dairesine başvurulması gerekecek, 5271 sayılı Kanunun 309. maddesinin 4. fıkrasının (b) bendinde amaçlanan ve belirtilen şekilde bir hüküm kurulması da mümkün olmamış olacaktır. Kanun değişikliği nedeniyle hükümlünün hukuki durumunun değerlendirilmesi hükmü veren mahkemeye ait olmak ile birlikte, hayati tehlike yaratacak şekilde gerçekleşen etkili eylem suçunda, 5237 sayılı Kanun hükümlerinin lehe olmadığı sonucuna varmak da mümkün görülmektedir.

    Bu açıklamalar ışığında; Yüksek Dairenin hükmün bozulmasına karar vermesinden sonra, 5271 sayılı Kanunun 309. maddenin 4. fıkrasının (d) bendi uyarınca Kayseri 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 1.4.2004 tarih ve 2003/1061-2004/447 sayılı kararı ile verilen erteli cezanın aynen infazına ilişkin kısmının hükümden çıkarılmasına karar verilmesi gerekir iken, 5237 sayılı Kanunun 7 ve 5252 sayılı Kanunun 9. maddeleri uyarınca sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi için dosyanın yerel mahkemesine gönderilmesine karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu kanaatine varılmıştır." gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Özel Daire bozma kararından "5237 sayılı TCK.nun 7. maddesi ve genel hükümleri ile 5252 sayılı Kanunun 9. maddeleri uyarınca, sanığın hukuki durumunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanun hükümleri de nazara alınarak yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması nedeniyle dosyanın 5271 sayılı CMK.nun 309. maddesinin 4. fıkrası (b) bendi uyarınca yerel mahkemesine gönderilmesi" ibaresi ile Yerel Mahkeme hükmündeki "erteli cezanın TCK.nun 95/2. maddesi uyarınca aynen infazına" ilişkin bölümünün çıkartılması isteminde bulunulmuştur.

    Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.

    Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, hükümlü hakkında verilen ve Yargıtay incelemesinden geçmeksizin kesinleşen mahkumiyet kararının daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiren bir nedenden dolayı bozulması halinde, hükümlü hakkında daha hafif bir cezaya hükmedilmesi yerine, kesinleşme tarihinden sonra gerçekleşen yasa değişiklikleri nazara alınarak, hükümlünün hukuki durumunun bu yasalar çerçevesinde değerlendirilmesi için dosyanın mahalli mahkemesine gönderilmesine karar verilip verilemeyeceğine ilişkindir.

    Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir çözüme ulaşmak için öncelikle gerek yürürlükten kaldırılan 1412, gerekse 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Yasalardaki düzenlemeler ışığında yazılı emir (kanun yararına bozma) kurumu ile hükmün kesinleşmesinden sonra gerçekleşen yasa değişiklikleri nedeniyle hükümlülerin hukuki durumlarının değerlendirilmesine ilişkin yöntem ve koşulların belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

    Öğretide "olağanüstü temyiz", 23.3.2005 gün ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 18. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı CYUY'nda "yazılı emir," 5271 sayılı "Ceza Muhakemesi Kanunu"nda ise "kanun yararına bozma" adıyla düzenlenen bu olağanüstü yasayolu, 1412 sayılı CYUY'nın 343. maddesine göre, Yargıtay denetiminden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerin, hukuka aykırılık yönünden Yargıtay'ca denetlenmesi için, Adalet Bakanınca başvurulan bir yasayoludur. Anılan madde uyarınca Yargıtay'ca ileri sürülen nedenlerin yerinde görülmesi halinde hüküm bozulacaktır. Bozma kararının davanın esasını halletmeyen mahkeme kararları hakkında olması halinde dosya yeniden inceleme ve araştırma yapılarak sonucuna göre bir karar verilmek üzere Yerel Mahkemesine gönderilecek; davanın esasına şamil olarak verilen hükmün bozulması halinde ise; bozma sebebinin cezanın tamamıyla kaldırılmasını gerektirmesi halinde Yargıtay'ca önceden hükmolunan cezanın çektirilmemesine hükmedilecek, daha hafif bir ceza uygulanmasını gerektirmesi halinde ise uygulanacak ceza Yargıtay'ca verilen kararda gösterilecektir.

    Görüldüğü üzere 1412 sayılı yasa, davanın esasını halleden hükümler yönünden yazılı emir yasayolu nedeniyle verilen bozma kararlarını, temyiz üzerine verilen bozma kararlarından farklı bir sonuca bağlamış, olağanüstü temyiz nedeniyle hükmün bozulması halinde yeniden yargılama yapılmasını engelleyerek, bu durumda bozma nedenine göre gerekli kararın Yargıtay'ca verileceğini öngörmüştür.

    26.10.1932 gün ve 29/12 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında ise; "Adalet Bakanının uygulamadaki hatalardan başka esas ve hükme etkili olan usul hatalarından dolayı da yazılı emir vermeye yetkili olduğu, yazılı emir üzerine bozulan mahkeme hükmünün davanın esasını hallettiği surette yargılamanın tekrarlanmaması, davanın esasını halletmediği surette yargılamanın tekrarlanması gerektiği", yine 3.6.1936 gün ve 129/11 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında ise; "mahkumiyet ve beraat kararı ile zamanaşımı, af ve davadan vazgeçme gibi düşme sebeplerine dayanılarak verilen kararların davanın esasını halleden kararlardan olduğu" belirtilerek, "yargılamanın tekrarlanması yasağı"nın sınırları belirlenmiştir.

    5320 sayılı Yasanın 8. maddesi hükmü uyarınca temyize ilişkin hükümleri yürürlükte bulunan, ancak diğer hükümleri yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı Yasa hükümlerine göre yazılı emirle ilgili bu açıklamalardan sonra, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası'nın konuya ilişkin hükümlerinin de açıklanmasında yarar, istisnai düzenlemeler dışında yargılama usulüne ilişkin kurulların derhal yürürlüğe gireceği ve uygulanacağına ilişkin ilke uyarınca da zorunluluk bulunmaktadır.

    5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının, "Olağanüstü Yasayolları"nın yer aldığı "Üçüncü Kısım" 309 ve 310. maddelerinde düzenlenen "kanun yararına bozma; "istinaf ve temyiz denetiminden geçmeksizin kesinleşen hüküm ve kararlardaki hukuka aykırılıkların giderilmesi için kural olarak Adalet Bakanı, istisnaen de Yargıtay C.Başsavcısı tarafından başvurulan olağanüstü bir yasa yoludur.

    5271 sayılı Yasanın 309. maddesi uyarınca hakim veya mahkemece verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerdeki, gerek maddi hukuka ve gerekse usul hukukuna ilişkin hukuka aykırılıklar bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanı, o karar veya hükmün Yargıtay'ca bozulması istemini, yasal nedenlerini açıklayarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirecek, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Adalet Bakanı'nca bildirilen nedenler aynen yazılarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazı Yargıtay ceza dairesine verilecek, ileri sürülen nedenlerin Yargıtay'ca yerinde görülmesi halinde karar veya hüküm yasa yararına bozulacak, yerinde görülmezse istem reddedilecektir.

    Böylece ülke sathında uygulama birliğine ulaşılacak, hakim ve mahkemelerce verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkların, toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi sağlanacaktır.

    Bozma sonrası yapılacak işlemler ve bu işlemleri gerçekleştirecek merciler ile bozma kararının etkileri bozulan hüküm veya kararın türü ve bozma nedenlerine göre ayrım yapılarak maddenin 4. fıkrasında ayrıntılı olarak düzenlenmiş olup;

    Bozma nedenlerinin, 5271 sayılı Yasanın 223. maddesinde tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin olması halinde, 309. maddesinin 4.fıkrasının (a) bendi uyarınca; kararı veren hakim veya mahkemece gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verilecektir. Bu halde yargılamanın tekrarlanması yasağına ilişkin kurallar uygulanamayacağı gibi, davanın esasını çözen bir karar bulunmadığından verilecek hüküm veya kararda, lehe ve aleyhe sonuçtan da söz edilemeyecektir.

    Mahkumiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin olması halinde ise, anılan fıkranın (b) bendi uyarınca kararı veren hakim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilecek, ancak bu halde verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacaktır.

    Davanın esasını çözen mahkumiyet dışındaki hükümlerin bozulmasında ise, (c) bendi uyarınca aleyhte sonuç doğurucu herhangi bir işlem yapılamayacağı gibi, "tekriri muhakeme" yasağı nedeniyle kanun yararına bozma kapsamında yeniden yargılama da gerekmeyecektir.

    (4) üncü fıkranın (d) bendi gereğince Bozma nedeninin hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektirmesi halinde, cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektirmesi halinde ise bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesince doğrudan hükmedilecektir. Bu halde de yargılamanın tekrarlanması yasağı bulunduğundan, Yargıtay ceza dairesince hükmün bozulması ile yetinilmeyip, gereken kararın doğrudan ilgili daire tarafından verilmesi gerekmektedir.


  6. #6
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    Üstteki kararın devamı..
    5271 sayılı Yasanın 310. maddesinde ise, Adalet Bakanı tarafından başvurulmadığı taktirde, 309. maddenin 4. fıkrasının (d) bendindeki hallerle sınırlı olarak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına kanun yararına başvuru yetkisi tanınmıştır.

    Sonraki yasa değişikliklerinin, kanun yararına bozma konusu yapılıp yapılamayacağı, dolayısıyla bu nedenin de bozma nedenleri arasına eklenip eklenemeyeceği hususuna gelince,

    Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCY.nın 2. maddesinde;

    "işlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez, işlendikten sonra yapılan kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz. Eğer böyle bir ceza hükmolunmuşsa icrası ve kanuni neticeleri kendiliğinden ortadan kalkar.

    Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve infaz olunur."

    Hükmüne yer verilip, benzer düzenleme hükümden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY'nın "Zaman bakımından uygulama" başlıklı 7. maddesinde de;

    (1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz, işlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.

    (2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.

    (3) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.

    (4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir."

    Şeklinde yer almıştır.

    Lehe yasanın belirlenmesi yöntemi ise 23.2.1938 gün ve 23/9 sayılı içtihadı Birleştirme Kararındaki ilkelere benzer şekilde, 5252 sayılı Yasanın 9. maddenin 3. fıkrasında;

    "Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." şeklinde düzenlenmiş,

    Değişen ceza mevzuatı karşısında dahi halen geçerliliğini koruyan 23.2.1938 gün ve 23/9 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında ise, lehe yasanın belirlenebilmesi bakımından yapılacak incelemede başvurulacak yöntem özetle; "Suçun işlendiği zamanın yasası ile sonradan yürürlüğe giren yasa hükümleri farklı ise, her iki yasa birbirine karıştırılmamalı, ayrı ayrı her iki yasaya göre hükmedilecek cezalar belirlendikten sonra, sonucuna göre lehte olanı uygulanmalıdır" şeklinde belirtilmiştir.

    Bu yasal düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere; kesin yargı haline gelmiş bir hükümde sonradan yürürlüğe giren ve lehte hükümler içeren yasaya dayalı bulunan değişiklik yargılaması, her iki yasanın ilgili tüm hükümleri, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya uygulanmak suretiyle belirlenmeli, bu belirleme herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılmasının gerekmediği durumlarda evrak üzerinde, aksi halde hükmü veren mahkemece duruşma açılıp yargılama yapılmak suretiyle gerçekleştirilmelidir.

    Sonraki yasanın lehe hükümler içermesi halinde, önceki hükmü yeniden ele alması olanağı tanıyan istisnai ve sınırlı bu yetki, hükmü veren mahkemeye sınırlı bir yargılama ve uyarlama yetkisi vermekte olup, bu yolla gerek olağan, gerekse olağanüstü yasayolu denetimine konu olabilecek hukuka aykırılıkların giderilmesi olanağı bulunmamaktadır. Aksi kabul, kesinleşmemiş veya kesinleşmiş hükümlerdeki hukuka aykırılıkların giderilmesi için Yargıtay'a tanınan temyiz ve kanun yararına bozma yetkisini işlevsiz bırakabileceği gibi, Yargıtay'a tanınan bu yetkinin de Yerel Mahkemece kullanılması sonucunu doğurur.

    Görüldüğü gibi kanun yararına bozma, kesinleşen hükümde, verildiği zaman yürürlükte bulunan gerek usul, gerekse maddi hukuka ilişkin hukuka aykırılıkların giderilmesi ile sınırlı olup, sonradan gerçekleşen yasa değişikliklerine dayanılarak bu olağanüstü yasayoluna başvurulamayacağı gibi, Yargıtay'ca da, sonraki yasa değişiklikleri kanun yararına bozma gerekçesi yapılamaz.

    Kanun yararına bozma istemi üzerine, öncelikle kesinleşen hükümdeki hukuka aykırılığın hüküm tarihindeki mevzuat uyarınca giderilmesi gerekmektedir.

    Hükmün kesinleşmesinden sonra yapılan yasa değişikliklerinin lehe hükümler getirmesi halinde hükümlünün hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi ise kanun yararına bozma işlevinden farklı bir hüküm değiştirme yöntemi olup kendine özgü bir yargılama biçimine tabi tutulmaktadır.

    Bu kapsamdaki uyarlamalarda ilk hükmü veren mahkeme yetkili olmakta ve bu mahkeme sonradan yürürlüğe giren lehteki yasanın sağladığı olanakla sınırlı olarak kesinleşmiş ilk hükmü değiştirme yetkisiyle donatılmaktadır. Bu yeni hükmün de kendine mahsus yasayolu başvurusuyla denetlenmesi yapılabilmektedir. Sonradan yürürlüğe giren lehte yasa uygulamasıyla, yasayoluna başvurulmaksızın kesinleşmiş önceki hükmün, kendi bünyesinde yer alan ve ancak yazılı emir yoluyla düzeltilebilir nitelik arzeden aykırılıkların ilk hüküm merciince düzeltilmesi olanaklı bulunmamaktadır.

    Bu itibarla, "kanun yararına bozma" sisteminin farklı ve kendine özgü, "lehte yasa uyarınca hükmün yeniden uyarlanması" yönteminin ise daha farklı usuli istemler olduğu ve değişik alanlara ait düzenlemeleri içerdiği tartışılmaz bir gerçektir.

    Kanun yararına bozma istemi üzerine, kesinleşmiş hüküm veya kararlarda verildiği zaman yürürlükte bulunan, gerek maddi hukuka ve gerekse usul hukukuna ilişkin hukuka aykırılıkları saptayan Yargıtay, karar veya hükmü CYY'nın 309. maddesinin 3. fıkrası uyarınca bozmak suretiyle, hüküm ve kararın niteliğine göre aynı maddenin 4. fıkrasında belirtilen şekilde hareket etmek zorundadır. Sonradan gerçekleşen lehe yasa değişikliğinin bu hukuka aykırılığı etkisiz hale getirebileceği varsayımıyla münhasıran kendisine tanınan bu yetkiyi kullanmaktan sarfınazar edemeyeceği gibi, yetki devri anlamına gelebilecek şekilde yapılacak işlemleri Yerel Mahkemeye bırakması da mümkün değildir. Ayrıca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı Yasanın 322. maddesinde belirtilen koşulların varlığı halinde Yargıtay'ca, hükmü veren mahkemenin yerine geçerek karar verilmesine yasal olanak bulunmakta ise de, Yargıtay'a ait bulunan yetkilerin alt dereceli mahkemelerce kullanılabileceğine ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır.

    Diğer yönden düşünülmelidir ki; kanun yararına bozma istemi üzerine dosyanın Yargıtay'ca gereği yapılmayarak hükmü veren mahkemeye gönderilmesi halinde, 5237 sayılı Yasanın 7. ve 5252 sayılı Yasanın 9. maddeleri uyarınca yapılacak sınırlı değerlendirme sonucunda, yeni yasanın lehe olmadığının saptanması durumunda yeniden bir karar verilmesine gerek duyulmayacağı için önceki hüküm tüm sonuçlarıyla hukuki geçerliliğini koruyacak, eski hükümde yer alan hukuka aykırılık düzeltilemeyecek, varlığını sürdürmeye devam edecektir. Bu durumda, aynı konuda yeniden kanun yararına bozma istemi ile Yargıtay ceza dairesine başvurulması zorunlu hale girecek, ne var ki, 5271 sayılı Yasanın 309. maddesinin 4. fıkrasının (b) bendinde belirtilen şekilde bir hüküm kurulması da aynı mesele daha önceden Yargıtay'ın değerlendirmesine konu olduğu için mümkün olamayacaktır.

    Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; mahkumiyete ilişkin hükmün bozulması üzerine hükmü veren hakim veya mahkemece yeniden yargılama yapılmasını gerektiren hal, 5271 sayılı Yasanın 4. fıkrasının (b) bendinde "bozma nedeninin davanın esasını çözmeyen yönüne, savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul hükmüne ilişkin olması" halleri ile sınırlı olarak sayılmış olup, istemde ileri sürülen ve Özel Dairece de benimsenen bozma nedeni, Yasanın 4. fıkrasının (b) bendinde yazılı nedenler arasında yer almamaktadır.

    Somut olayda kanun yararına bozma istemi; davanın esasını çözen 3.120.390.000 Türk lirası ağır para cezasına ilişkin mahkumiyet hükmüne yönelik, bozma nedeni ise hükümlüye daha hafif bir ceza verilmesini gerektirir niteliktedir, Yargıtay 3. Ceza Dairesince mahkumiyet hükmünün 5271 sayılı Yasanın 309. maddesinin 3. fıkrası uyarınca bozulmasına karar verilmesinden sonra, aynı maddenin 4. fıkrasının (d) bendi uyarınca erteli cezanın aynen infazına ilişkin kısmının hükümden çıkarılmasına karar verilmesi, başka bir anlatımla daha hafif bir cezaya hükmedilmesi, dolayısıyla uygulanacak cezanın kararda gösterilmesi gerekirken, kanun yararına bozma isteminin kabulüyle önceki hükmün bozulmasına karar verilip, bozma nedenlerine tamamen yerel mahkemenin takdir ve değerlendirme yetkisinde bulunan hükümden sonra yürürlüğe giren yasal düzenlemeler ışığında sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi zorunluluğunun eklenmesinde isabet bulunmamaktadır.

    Bu itibarla; Yargıtay C.Başsavcılığı itirazında ileri sürülen görüşler yerinde olup, itirazın kabulüyle, Özel Daire bozma kararının kaldırılıp, Adalet Bakanlığının yazılı emir isteminin kabulüyle, Kayseri 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 10.11.2004 gün ve 729-914 sayılı mahkumiyet hükmünün CYY'nın 309. maddesinin 3. fıkrası uyarınca bozulmasına, 1412 sayılı CYUY.nın 322. maddesinin verdiği yetki ve 5271 sayılı CYY.nın 309. maddesinin (4) üncü fıkrasının (c) bendi uyarınca, hükümdeki "Kayseri 3. Sulh Ceza Mahkemesince 1.4.2004 gün ve 1061/447 sayı ile verilen erteli cezanın 765 sayılı TCY'nın 95/2. maddesi uyarınca aynen infazına" ilişkin bölümünün hükümden çıkarılmasına, sair hususların aynen bırakılmasına karar verilmelidir.

    Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Kurul Üyesi, 5320 sayılı Yasanın 9. maddesindeki lehe hüküm uygulamasına ilişkin hüküm ve hükümden sonra gerçekleştirilen yasal değişiklikler nedeniyle yeniden yargılama yasağının kalktığı görüşüyle itirazın reddi yönünde oy kullanmıştır.

    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

    1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

    2- Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 11.7.2005 gün ve 9268-10029 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,

    3- Adalet Bakanlığının kanun yararına bozma isteğinin KABULÜYLE, Kayseri 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 10.11.2004 gün ve 729/914 sayılı kararının kanun yararına BOZULMASINA,

    4- 1412 sayılı CYUY'nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, 5271 sayılı CYY'nın 309/4-d bendi uyarınca, Yerel Mahkeme hükmündeki, "Kayseri 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 1.4.2004 gün ve 1061-447 sayılı erteli cezanın TCY'nın 95/2. maddesi uyarınca aynen infazına" ilişkin bölümünün HÜKÜMDEN ÇIKARILMASI suretiyle, sair hususların aynen bırakılmasına,

    5- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 20.9.2005 günü yapılan müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.


  7. #7
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    Mahkumiyet Hükmünde Değişiklik Yargılaması - Yasa Yolu - Yargılama Yöntemi
    Daire:CGK
    Tarih:2005
    Esas No:2005/3-162
    Karar No:2005/173


    .......ÖZETLE.
    Bu açıklamalar ışığında somut olayı değerlendirdiğimizde
    Aksaray Birinci Asliye Ceza Mahkemesinin, 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş bulunan mahkumiyet hükmünde, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın yürürlüğe girmesi nedeniyle 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinin 1. fıkrasına göre gerçekleştirdiği değişiklik yargılaması sonucunda, sonraki Yasa olan 5237 sayılı Yasanın 86/1, 87/1-c ve 62. maddeleri uyarınca hükümlünün eyleminin karşılığını 1 yıl 8 ay hapis cezası olarak saptayıp kurduğu yeni hüküm temyiz yasa yoluna tabidir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının 31/son maddesi uyarınca hazır bulunan sanığa bildirilmesi zorunlu bulunan, başvurulacak yasa yolu, mercii ve süresi Yerel Mahkeme kararında temyiz yerine yanlışlıkla itiraz olarak saptanıp gösterilmiş, hükümlü de bu bilgilere dayanarak temyiz süresi içinde itiraz yasayoluna başvurmuştur. Bu durumda itiraz merciinin, yasayoluna başvuruda hataya düşüldüğünü saptayarak, kararın tabi bulunduğu doğru yasayolunun temyiz olduğuna işaretle inceleme yapılabilmesi için dosyayı Yargıtay'a göndermesi gerekirken, kendisini yetkili ve görevli sayarak başvuruyu sonuçlandırmak suretiyle verdiği karar hükümsüzdür. Yerel Mahkemenin uyarlama kararı da henüz kesinleşmemiştir. Dolayısıyla bu durumda, kanun yararına bozma isteminde bulunulamaz; temyiz başvurusunu incelemekle yetkili ve görevli denetim mercii olan Yargıtay'ın, süresi içinde yapılmış başvuru nedeniyle henüz kesinleşmemiş bulunan uyarlama kararını temyizen inceleyip başvuruyu sonuçlandırması gerekir.

    Bu itibarla, Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulü ile, Özel Daire kararının kaldırılmasına, kanun yararına bozma isteminin reddine, sanığın süresi içindeki istemi nedeniyle temyiz incelemesi yapılması bakımından dosyanın tebliğname düzenlendikten sonra Özel Daireye gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine karar verilmelidir.

    Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Kurul Üyesi ise; Özel Daire kararında gösterilen gerekçe ve varılan sonucun isabetli bulunduğunu belirterek, itirazın reddi gerektiği görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

    Sonuç: Açıklanan nedenlerle;


    Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının (KABULÜNE),

    Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesinin 10.10.2005 gün ve 10501-18983 sayılı kararının (KALDIRILMASINA),

    Adalet Bakanının kanun yararına bozma isteminin (REDDİNE),

    Sanığın süresi içindeki istemi nedeniyle Aksaray Birinci Asliye Ceza Mahkemesinin 01.10.2002 gün ve 321-267 sayılı hükmünün temyizen incelenmesi için dosyanın tebliğname düzenlendikten sonra Özel Daireye gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 27.12.2005 günü oyçokluğu ile karar verildi.


  8. #8
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    Bandrolsüz Eser Kopyalamak
    Daire:CGK
    Tarih:2006
    Esas No:2005/7-67
    Karar No:2005/97.


    Sübutu ile oluşunda bir ihtilaf bulunmayan ve sanıkların 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasının 5101 sayılı Yasa ile değişik 81. maddesinin 9. fıkrasının 1/b alt bendi uyarınca cezalandırılmalarına karar verilen olayda Özel Daire çoğunluk görüşü ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, sanıkların eyleminin 5846 sayılı Yasanın 73/2 madde ve fıkrasında tanımlanan tıpkı basım ve yayım yoluyla izinsiz eser çoğaltma suçunu mu yoksa aynı Yasanın 81. maddesinin 9. fıkrasının 1/b alt bendinde düzenlenen bandrol alınması gereken süreli olmayan yayınları bandrol almaksızın çoğaltma ve yayma suçunu mu oluşturduğu noktasında toplanmaktadır.
    ...
    5846 sayılı Yasada düzenlenen iki ayrı suçtan 73. maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan korsan yöntemle tıpkı basım suçu aynı Yasanın 75. maddesi uyarınca takibi şikayete bağlı, 81. maddede tanımlanan bandrol almaksızın çoğaltma ve yayma suçu ise re'sen takibi gereken suçlardandır. Yine, 73. maddedeki suça konu fikir ve sanat eseri, 5846 sayılı Yasa kapsamındaki herhangi bir fikir ve sanat eseri olduğu halde, 81. maddede tanımlanan bandrol almaksızın çoğaltma ve yayma suçuna konu eserler, bandrol alınması zorunlu olan "sinema ve musiki eserleri ile süreli olmayan yayınlar" dır. Belirgin bir diğer farklılık da, 73. maddedeki suçun, 71, 72, 80 ve 81. maddelerdeki suçlar dışında kalan diğer suçları kapsamasıdır.

    Yargıtay C.Başsavcılığı itirazında; 81. maddede tanımlanan bandrol almaksızın çoğaltma ve yayma suçunun yalnızca bandrol alma hakkı bulunanların işleyebileceği bir suç olduğunu, dolayısıyla eser veya bağlantılı hak sahipleri dışındakilerin bu suçun faili olamayacakları" ileri sürülmüşse de, madde metninde bu tarz sınırlandırmayı haklı saydıracak ve suçun da sadece ve yalnız bandrol alma hak ve yetkisi bulunanlarca işlenebilecek "özgü suç" lardan olduğunu gösterecek bir ifade bulunmamaktadır.

    Nasıl ki; 6136 sayılı Yasa uygulanmasında silah ruhsatı alamayacak yaşta bulunan küçüğün, taşınması ve bulundurulması ruhsata tabi bir silahı ruhsatsız taşıması veya bulundurmasında yasak silah taşıma ya da bulundurma suçunun oluşacağı ve keza küçük yaşta olan ve sürücü belgesi alabilme hak ve yetkisi bulunmayan çocuğun, sürücü belgesiz araç kullanma eyleminin, suç sayılacağı tartışılamaz sayılıyor ve bu kişilerin silah ruhsatı ya da sürücü belgesi alabilme hak ve yetkileri olmadığı yorumuyla anılan suçların faili olamayacağı ileri sürülemiyorsa, aynı doğrultuda bir yorumla; bandrol alabilme hakkı olmayan kişinin 81. maddede yazılı suçu işlemeyeceği de iddia edilmemeli, bu suçun failinin "basım ve yayımı korsan yöntemle yapabilenler de olabileceği sonucuna ulaşılmalıdır.

    "Haklara tecavüzün önlenmesi" şeklindeki madde başlığı ile süreli olmayan yayınlarda bandrol zorunluluğunu getiren ve bandrol temini ile kullanımına ilişkin ihlalleri ilk kez suç olarak düzenleyen 4110 sayılı Yasanın yukarıda açıklanan 27. madde gerekçesi de, bu suçun özellikle korsan yayın ve eserlerle mücadele amacıyla ihdas edildiğini göstermekte, öte yandan, denetleme komisyonlarında, ilgili alan meslek birliklerinin temsilcilerinin bulunması da, esas itibariyle eser veya hak sahiplerinin haklarını korumaya yönelik bandrol uygulamasının denetimini daha etkin biçimde sağlamak düşüncesine dayanmaktadır. Yine, eser veya hak sahibinin başvuruda bulunması üzerine 68. maddedeki hakları kullanma imkanının sağlanması, başka bir deyişle bandrolsüzlük nedeniyle elkonulan süreli olmayan yayın, kaset, CD, VCD, DVD gibi taşıyıcı materyalleri belli bir bedel karşılığında satın alabilme hakkının bulunması, yasakoyucunun, eser veya hak sahibi dışındaki kişilerin de maddedeki suçları işleyebileceğini öngördüğünü ortaya koymaktadır.

    Anılan yasa değişikliklerini fikir ve sanat eserleri korsanlığıyla mücadele için gerçekleştirdiği anlaşılan yasakoyucunun, bandrol almaksızın eser çoğaltma ve yayma eylemlerini eser veya hak sahibi olanların gerçekleştirmesi halinde, bunların re'sen kovuşturulup cezalandırılmasını öngördüğünü, eser üzerinde hakkı bulunmayanların korsan yöntemiyle gerçekleştirilmesi halinde ise takibi şikayete bağlı suç olarak düzenleyip bilhassa sınır ötesi yayınlarda hak sahiplerinin yasadışı çoğaltma ve yayma eylemlerini haber alıp şikayette bulunma olanaklarının kısıtlı oluşu da dikkate alındığında uluslararası anlaşmadan kaynaklanan yükümlülükleriyle çelişki oluşturacak biçimde, şikayet yokluğu nedeniyle kovuşturmasız bırakmayı amaçladığını kabullenmek olanaksızdır.

    Kaldı ki;

    Bu türden bir kabul, temel hedefi "korsan yayıncılığı önleme" olan uluslararası sözleşmeyle ve aynı amacı güden 5846 sayılı Yasayla da çelişki oluşturacaktır.

    "Bandrol Uygulamasına ilişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik" dahi 1. maddesiyle bandrolün temel işlevini açıklığa kavuşturmaktadır.

    "Amaç" başlığını taşıyan 1. madde; "bu yönetmeliğin amacı, eser ve hak sahiplerinin haklarının takip edilmesini sağlamak ve mali haklara tecavüzü önlemek amacıyla musiki ve sinema eseri nüshaları ile süreli olmayan yayınlarda zorunlu, kolay kopyalanmaya müsait diğer eser gruplarında ise isteğe bağlı olarak kullanılacak bandrolün temini, kullanımı, uygulamanın denetlenmesi ve bandrol gelirlerinin kullanılması hakkında usul ve esasları belirlemektir" tarzındaki düzenleme ile bandrol zorunluluğunun, hak sahiplerinin mali haklarına tecavüzü önlemeyi hedeflediğini, devlete gelir temininin ise tali nitelik arzettiğini netleştirmektedir.

    Yönetmelikte açıklanan "mali haklara tecavüz"ün, 5846 sayılı Yasadaki dayanağı olan 72. madde, "sair suçlar"a ilişkin 73 ve 81. maddelerle birlikte değerlendirildiğinde, bu tür tecavüzlerin failinin, öncelikle ve yoğunlukla "hak sahibi olmayanlar" olacağında kuşku yoktur.

    Bu nedenledir ki bandrol temini ile asıl ve öncelikli hak sahibi olmayanlardan gelen mali hak tecavüzlere karşı olanların korumak amacı güdüldüğü, korsan yayınların böyle bir onay belgesini temine olanakları olamayacağından öncelikle suçu işleyen duruma düşeceğini kabullenmek gerekmektedir. Korunmak istenen değerin ancak, bu yöntemle en üst seviyede korunabileceğinde kuşku bulunmaktadır.

    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

    Yasal hak sahibi olmadıkları fikir ve sanat eseri niteliğindeki süreli yayınları bandrolsüz çoğaltan ve yayan sanıkların eylemi 5846 sayılı Yasanın 5101 sayılı Yasa ile değişik 81. maddesinin 9. fıkrasının 1/b alt bendinde yazılı seçimlik suçlardan olan bandrol almaksızın çoğaltma ve yayma suçunu oluşturduğundan, Yargıtay C.Başsavcılığının sanıkların eyleminin aynı Yasanın 73. maddesinin 2. fıkrasında tanımlanan suçu oluşturduğu yolundaki görüşünde isabet bulunmayıp, itirazının reddine karar verilmelidir.


  9. #9
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    5218 S.Y. ile 4616 S.Y. karşılaştırılması
    Daire:1
    Tarih:2005
    Esas No:2005/2279
    Karar No:2005/2388


    Kasten adam öldürmek,ırza geçmek ve alıkoymak suçlarından dolayı antalya 1. ağır ceza mahkemesinin 23.09.2004 gün, 1996/183 eses,1997/132 sayılı ikinci ek kararı ile 765 sayılı TCKnun 430/1,414/2,80,418/2,450/9,71,73 mad.uyarınca 4 yıl geceli gündüzlü bir hücrede tecrit edilmek suretiyle ağırlaştırılmış mübbet ağır hapis cezasına hükümlü İbrahim Çınar ın iş bu cezasının infazında tereddüt nedeniyle 1412 sayılı CMUK nun402 ve 5218 sayılı ölüm cezasının kaldırılması ile bazı kanunularda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun gereğince vukubulan talp üzerine hükümlü hakkındaki hücre hapsinin /1.06.2005 tarihinde yürürlüğe girecek5275 sayılı ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı hakkında kanun göztilerek infazının yapılmamasına, ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasının 5218 sayılı yasa ile değişik 647 sayılıcezaların infazı hakkında 'un 19/1 ve ek 2. maddeleri uyarınca infazın yapılmasına ,5218 s.y. hükümleri 4616 s.y.kanuna göre daha lehe bulunduğundan 4616 s.y.nın uygulanmamasına dair aynı mahkemece verilen 03.05.2005 gün 2005/535 müt.sayılı karara vaki itirazın kabulü ile bahsi geçen kararın 4616 s.k.un uygulanmamasına ilişkin bölümünün kaldırılmasına dair Antalya 2. ağır ceza mahkemesinin 23.05.2005 gün 2005/403-403 değişik iş sayılı kararını kapsayan dosya incelendi:
    Tüm dosya kapsamına göre,4771 s.k.nu yürürlükten kaldıran 5218 s.k.un ceza yasalarında yer alan ölüm cezalarını ağırlaştırmış müebbet ağır hapis cezasına dönüştürdüğü, aynı zamanda 647 s.k.un19/1 ile ek/ 2 maddelerini değiştirerek,bu cezanın 25 yıl üzerinden ayda altı gün indirim yapılmak suretiyle geri kalan sürenin infaz kurumunda iyi halli geçirilmesi durumunda koşullu salıverilme hükümlerinin uygulanabileceğini öngördüğü 4616 s.k.un 1/1 maddesinin ise ölüm cezalarının infaz edilmeyeceğini, ancak infaz kurumunda iyi halli olarak 30 yıl geçirildikten sonra koşullu salıverilme hükümlerinin uygulanabileceğini öngördüğü,4758 s.k. ile değişik 2. bendinde de müebbet ağırhapis veya süreli hürriyeti bağlayıcı cezalarda , tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekilmesi gereken toplam cezadan 10 yıl indirim yapılacağının belirtildiği,açıkca görüldüğü üzere,4616 s.k. da ölüm cezası yerine,olağan koşullarda infaz kurumunda geçirilecek asgari 30 yıllık süreden ayrıca 10 yıllık indirim yapılacağına ilişkin bir hükmün yer almadığı, kaldı kibu kanun dan, sonradan yürürlüğe giren 5218 s.k.ile öngörülen "ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis"cezasının nasıl infaz edileceğine ilişkin bir hükmün doğal olarak bulnmadığı, dolayısıyla 5218 s.k.un 4616 s.k.nun 1/1 maddesini örtülü olarak yürürlükten kaldırarak yerine "ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis" cezasını koyduğu ,ayrıca bu cezaya ilişkin koşullu salıverilme hükümlerini belirlediği,4771 sayılı kanun'u yürürlükten kaldıran ve daha lehe "hükümler içeren 5218 s.k.un ölüm cezası yerine "ağırlaştırılmışmüebbet ağır hapis" cezasını öngördüğü ,ayrıca 647 s.k.un19/1 ile ek/2 maddelerinde yaptığı değişiklikle ,25 yıl üzerenden ayda altı gün indirildikten sonra geriye kalan süreyi infaz kurumunda iyi halli geçiren hükümlünün koşullu salıverilebileceğini hükme bağladığı cihetle,hukukumuza 5218 s.k. ile giren ve ne şekilde infaz edileceği de belirtilen2ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis" cezası yönünden 4616 s.k.un hiç bir şekilde uygulanma olanağının bulunmadığı, ölüm cezası yerine "ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis" cezası ile bu cezaya ilişkin koşullu salıverilme hükümlerini düzenleyen 5218 s.k.un tek başına uygulanmasının zorunlu olduğu,bu hususun Yargıtay 1. ceza dairesinin08.03.2005 gün ve 2005/333-377 sayılı ilamı ile kabul edilmiş bulunduğu gözetilmetsizin itirazın reddi yerine yazılı şekildi kabulüne karar verilmesinde isabet görülmediğinden söz edilerek 5271 s. CMK'nun 309 maddesi uyarınca anılan kararın bozulması gereği Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 01.07.2005 gün ve 29190 sayılı yazılı emirlerine dayanılarak dava dosyası Yargıtay C.Başsavcılığının 18.07.2005 tarihve Y.E.2005/132778 sayılı tebliğnamesi ile diremize gönderilmekle okundu:
    GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
    hükümlü İbrahim Çınar'ın infaz dosyasının incelenmesi sonucunda:
    a)sanığn 06.05.1996 tarihinde işlediği suçlardan dolayı,765 s. TCK nun 414/2,80,418/2,430/1,71 mad.gereğince 21 yıl 8 ay ağır hapis ve 450/9 mad.gereğince ölüm cezasıyla cezalandırılmasına,31,33. mad.uygulanmasına ilişkin antalya 1. ağır ceza mah.nin 17.06.1997 tarih,1996/183 esas 1997/132 karar sayılı kararının 24.12.1997 tarihinde kesinleştiği;
    b)Antalya 1. Ağır ceza mahkemesinin 07.02.2003 tarih 1996/183 E.1997/132K.sayılı EK kararıyla, 4771 s.k.hükümleri bu karar uygulanarak hükümlünün müebbet ağır hapis ve süreli cezalarının altı yıl hücrede çektirilmesine karar verildiği;
    c)sonradan yürürlüğe giren 5218 s.y.gereğince Antalya 1.ağır ceza mahkemesinin23.09.2004 tarih,1996/183 E.1997/132 K. s. İKİNCİ EK KARAR ile hükümlünün ,sonuç olarak "ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis"cezası ile cazalandırılmasına ve süreli ağır hapis cezalarının TCKnun 73. mad. gereğince toplam olarak dört yıl olarak hücrede çektirilmesine karar verildiği,bu kararın 31.03.2005 tarihinde kesinleştiği;
    d)hükümlünün cezasının infazı sırasında oluşan duraksama nedeniyle infaz makamının istemi üzerine,1412 s.CMUKnun 402 maddesi uyarınca Antalya 1. ağır ceza mah.nin03.05.2005 tarih,2005/535 müt. sayılı kararıyla,ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasının 647 s.y.nın 5218 s.y. ile değişik 19 ve ek-2 maddeleri uyarınca çektirilmesine,ayrıca 4616 s.y.hükümlerinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmiş;
    e)anılan karara karşı yapılan itiraz üzerine,Antalya 2. ağır ceza mahkemesisinin 23.05.2005 tarih ve 2005/403-403 d.iş sayılı kararıyla hükümlü hakkında 4616 s.y.hükümlerinin uygulanmasına yer olmadığına ilişkin hükmün kaldırılarak,infaz edilmekte olan cezasından,4616 s.y.1. maddesinin 2. bendi gereğince 10 yıllık indirim yapılmasının gerektiğine karar verildiği;
    anlaşılmıştır.
    Somut olay bu şekilde saptandıktan sonra5218s.y.da öngörülen koşullu salıverme hükümlerinin uygulanarak belirlenen ve infaz kurumunda geçmesi zorunl süreden ayrıca 4616 s.y.nın 1.maddsinin 2.bendi uyarınca 10 yıl indirim yapılması gerektiğine ilişkin kararın yerinde olmadığı yönündeki bozma istemi değerlendirilerek yapılan incelem sonucunda:
    Yazılı emir kapsamı dışında kalan "ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis" cezasının,5252 sayılı TCKnun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki kanunun 6/1 maddesi gereğince "ağırlaştırılmış müebbet hapis" cezasına dönüştürülmesi işleminin esas mahkemesince yapılması gerektiğinden bu husus inceleme dışı bırakılmıştır.
    Yüksek Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 07,93,2005 tarih, 2004/394 esas ve 2005/364 s.kararında da ayrıntılı olarak açıklandığı üzere:
    yürülükten kaldırdığı 4771 s.y. göredaha lehte olduğu açıkca anlaşılan 5218 s.y.,ceza yasalarında yer alan ölüm cezalarını"ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis" cezasına dönüştürmüş, aynı zamanda 647 sy.nın 19/1 ile ek-2 maddelerini de değiştirerek anılan cezanın infaz koşullarını belirlemiştir.
    4616 sy.nın 1.mad.nin 1. bendinde, ölüm cezalarının infaz edilmeyeceği, ancak infaz kurumunda iyi halli olarak30 yıl geçirildikten sonra koşullu salıverme hükümlerinin uygulanabileceğiöngörülmüş olup öte yandan 4758 s.y. değişik 2. bendinde ise mübbet ağır hapis veya süreli hürriyeti bağlayıcı cezalarından, tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından 10 yıl indirim yapılacağı belirtilmiştir. Bu cezalar arasında "ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis" cezasına yer verilmediği gibi ,sonradan yürürlüğe giren 5218 s.y.4616 s.y.nın 1.maddesinin1.bendini örtülü olarak yürürlükten kaldırarak yerine "ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis "cezasını koymuş ve 647 s.y.nın 19/1 ile ek-2 maddelerinde yaptığı değişiklikle belirtilen cezaya ilişkin koşullu salıverilmeye yönünden uygulanacak ilkeleri düzenlenmiştir.
    Bu düzenlemeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde, hukukumuza 5218 s.y. ile giren ve infaz koşulları ayrıca belirlenen ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası yönünden 4616 s.y.nın1.maddesinin 2.bendinin hiç bir şekilde uygulama olanağı bulunmadığından, bu doğrultuda hüküm içeren Antalya 1. ağır ceza mah.nin 03.05.2005 tarih 2005/535 müt sayılı kararına karşı yapılanitirazın kabulü ile bu cezadan ayrıca 4616 s.y.nın 1.mad.nin 2.bendi gereğince 10 yıllık indirim yapılmasını öngören antalya 2. ağır ceza mah.nin 23.05.2005 tarih ve 2005-403-403 D. iş sayılı kararın isabetli bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
    Yukarıda açıklanan nedenlerle yazılı emre atfen düzenlenen Yargıtay C.Başsavcılığının istemi yerinde görüldüğünden antalya 2.ağır ceza mahkemesinin 23.05. 2005 tarih ve 2005/403-403 d.iş sayılı kararının 5271 s.CMKnun 309 mad.uyarınca bozulmasına....09.08.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.


  10. #10
    Üyelik tarihi
    20-05-2008
    Mesajlar
    20.673
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    765 S.K.nun lehe olduğunun derhal anlaşılması
    T.C
    YARGITAY
    BİRİNCİ CEZA DAİRESİ


    YARGITAY KARARI



    ESAS NO : 2005/2753
    KARAR NO : 2005/3328
    TEBLİĞNAME : 1-B/147163





    S.G'yi kasten öldürmekten ve izinsiz silah taşımaktan sanık B.K'nin yapılan yargılanması sonunda: 765 sayılı TCK.nun 448, 51/2, 59. maddeleri gereğince 10 sene ağır hapis cezası verilen ve kesinleşen bu karara karşı hükümlünün 5237 sayılı Yasanın uygulanması ile ilgili uyarlama talebi üzerine talebin reddine dair (DENİZLİ) Birinci Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 12.06.2005 gün ve 107/97 sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi hükümlü tarafından istenilmiş olduğundan dava dosyası C.Başsavcılığından tebliğname ile Dairemize gönderilmekle: incelendi ve aşağıdaki karar tesbit edildi.


    TÜRK MİLLETİ ADINA


    5237 Sayılı TCK.nun 7/2. maddesi gereğince, kesinleşmiş olan hükümlerin yeniden ele alınması ve lehe olan yasanın belirlenip uygulanmasında izlenecek yolu gösteren iki yasa vardır. Biri, l Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 5237 Sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce işlenmiş suçlar hakkında ne şekilde hüküm kurulacağına ve kesinleşmiş cezaların nasıl infaz edileceğine ilişkin hükümleri kapsadığını belirten (m.2) ve "l Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir." (m.9/1) şeklinde bir düzenlemeye yer veren 5252 Sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki kanundur. Diğeri ise, "mahkumiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa, cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülür ya da sonradan yürürlüğe giren kanun hükümlünün lehine olursa, duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi için hükmü veren mahkemeden karar istenir." şeklinde bir düzenlemeye yer veren (m.98/1), bu kararın duruşma yapılmaksızın verileceğini ve itiraz yoluna tabi olduğunu belirten (m. 101) ve l Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanundur.
    Görüldüğü gibi, ancak l Haziran 2005 tarihinden sonra kesinleşmiş mahkumiyetler hakkında uygulanabilecek olan 5275 Sayılı Yasa karşısında özel bir yasa olan ve öncelikle uygulanması gereken 5252 Sayılı Yasaya göre, kararların duruşma yapılarak verilmesi asıl, takdire bağlı olarak duruşma yapılmaksızın verilmesi istisnadır.
    Asıl olanı, mahkeme kararlarının duruşma yapılarak verilmesidir (CMUK. m.253, CMK. m.223), Ancak yasa koyucu, bazı hallerde, örneğin, 5252 Sayılı Yasada olduğu gibi, duruşma yapılmasını takdire bağlı kıldığı halde; bazı hallerde de, örneğin 5275 Sayılı Yasada

    -2-
    ESAS NO : 2005/2753
    KARAR NO : 2005/3328
    TEBLİĞNAME : 1-B/ 147163

    CMUK m.302'de ve CMK m.271/l'de olduğu gibi, duruşma yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
    Beraat, mahkumiyet, davanın reddi, davanın düşmesi, muhakemenin durması, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmedilmesi kararları hüküm sayılmaktadır. (CMUK. m/253, CMK. m/223,).
    Genel Kural, Ceza Mahkemelerinden verilen hükümlere karşı temyiz yoluna başvurulabileceği şeklindedir (CMUK. m.305).
    Ancak, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilmesi için yasanın bunu açıkça belirtmesi gerekir (CMUK m.298, CMK m.267). 5252 Sayılı Yasada, 5275 Sayılı Yasanın aksine, bu yasaya göre verilecek kararlara karşı itiraz yoluna gidilebileceğini belirten bir düzenleme bulunmamaktadır.
    Kabul edilebilir bir başvuru var ise, yasa yolunun veya merciin belirlenmesindeki yanılma, başvuranın haklarını ortadan kaldıramayacağı (CMK m.264) gibi; duruşma yapılarak verilmesi gereken bir kararın duruşmasız ya da duruşma yapılmaksızın verilmesi gereken bir kararın duruşma yapılarak verilmiş olması da o kararın tabi olduğu yasa yolunu değiştiremez.
    5252 Sayılı Yasanın 9/1. maddesi gereğince, 5237 Sayılı Yasanın lehe olan hükümlerinin uygulanması sırasında, derhal uygulama, başka bir anlatımla, herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılması gerekmeden uygulama yapmak mümkün ise, duruşma yapılmaksızın; aksi halde ise duruşma yapılarak karar verilmelidir.
    Bu açıklamalar ışığında somut olayın değerlendirilmesinde;
    765 Sayılı Türk Ceza Yasası uygulanarak verilmiş ve kesinleşmiş olan hükmün, 5237 Sayılı Türk Ceza Yasası'nın 7/2 ve 5252 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 9. maddesi gereğince yeniden ele alınıp, lehe olan yasanın belirlenmesi ve uygulanması sırasında; 765 Sayılı Türk Ceza Yasası ile yapılan uygulamanın lehe olduğu derhal anlaşıldığından; duruşma yapılmaksızın uyarlama isteminin reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiş olup, hükümlü müdafîinin temyiz itirazlarının bu itibarla reddiyle,
    CMUK.nun 322. maddesindeki yetkiye istinaden 5252 Sayılı Yasanın 5349 Sayılı Yasa ile değişik 6. maddesine göre "ağır hapis" ibaresinin "hapse çevrilmesine" karar verilmek suretiyle DÜZELTİLEN hükmün (ONANMASINA), 18.11.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.


Sayfa 1 Toplam 10 Sayfadan 12 ... Sonuncu

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Formumuzda 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •